Zülüflerine Yandığım Güzel

Evde bir kitap var. Albertus Bobovius veya Osmanlı’daki adıyla Santuri Ali Ufki Bey’in ta binaltıyüzlerde yazdığı hatıratı. Ukraynalı bu zat esir edilip Edirne Sarayı’na satılmış da oradan Topkapı Sarayı’nın yolunu bulmuş. enderun eğitimli, pekçok dil bilen, müzisyen bir adam. Belli ki Müslüüman edilmiş ama Müslüman olmamış, ondokuz yıl sarayda hizmet etmiş, çevirmenlik, öğretmenlik, nakkaşlık yapmış, pekçok ilgisi, zevki olan bir Osmanlı. Kur’an’ı bile Türkçe’ye çevirmek bu devşirmeye kalmış. Nereden nereye. İstanbul’da ölmüş. Kitabı bitiremedim henüz, aslında kalın bir kitap değil ama özellikle Topkapı Sarayı’nda bahsettiği yerleri internette göreyim, bilmediğim şeyleri daha derin araştırayım derken kendi kendine sayfa ekliyor meret!

Kitapta çok enteresan bir dolu bölüm var ama hadi sansasyonel olsun da ilgi çeksin, belki birilerini tavlarım ve kitabı alır, okurlar diye birkaç birşey aktarayım.

Kitabın önsözünde diyor ki, “2. Mehmed’in yerleştirdiği sistem, değerlerin hükümdarın şahsına bağlılıkla ölçüldüğü bir likayat egemenliği (meritokrasi) üretebilmek için, mutlak monarşinin bireyleri ailevi, etnik, kültürel köklerinden koparma isteğinin en uç noktasıydı. Bu koşullarda bir yandan hükümdarın içoğlanı, onun kılıcının, peşkirinin, hilalinin (kürdan) taşıyıcısı olmak, diğer yandan da imparatorluğun en yüksek görevlerine hazırlanmak birbiriyle çelişmiyor, tam tersine tamamlıyordu.”

O yüzdendir ki, koskocaman adamlar, kendilerinden daha üst mevki sahiplerinin ceketini, şemsiyesini tutar, ayakkabısını bağlar hala. Bu beni bu adam gözünde aşağılar mı diye düşünmez de, ben bunu yaparsam bu adam benim liyakatimden emin olur diye düşünür. Hizmetçi ile görevlinin sorumluluk alanları karışık. Bir tuhaflık yok. Padişah başka türlü kimin ne olduğunu nereden bilecek? Ve tabii ki en yakın tanıdığını görevlendirecek. Yoksa bu sefer de başkasının tavsiyesini dinlemiş diyip çıkacağız işin içinden. Terslik padişahta ve peşkirini taşıyıp Arnavutluk’ta iyi bir mevkiye yollanmaya çalışanda değil. Terslik demokraside de aynı liyakat durumunu tutturmaya çalışmakta.

Annemler der ki, bizim bir kolumuz 1453’den beri İstanbul’daymış. Padişahın ibrikçibaşısıymış benim büyük büyük büyük büyük dedem. İbriği tutan mevkiyi kaparmış, küçümsenecek gibi değil.

İçoğlanları kafalarını traş eder, ama zülüf bırakırlarmış. Zülüf ne kadar da Yahudi lülesine benziyor diye düşünmeme kalmadı, meğer zaten o anlamdaymış! Mısır’da firavunun “içoğlanı” olmuş Yahudi peygamberlerden Yusuf (Joseph) zülüflüymüş. Osmanlı içoğlanlarının da piriymiş. Pekiyi ama neden içoğlanları Yusuf’u pir edinmişler, orasını bulamadım. Acaba bir ara içoğlanları genellikle Yahudi miymiş?

Devşirme sisteminden öyle memnunmuş ki Osmanlı, çünkü ailesinden, dininden ve kültüründen kopartılan bir ufak çocuğun hayatındaki önem sırasını düzenlemek, hükümdara bağlılığını sağlamlamak, ailesi, derdi püsürü olan çocuktan daha kolaydır, bazı MTürk Osmanlılar çocuklarının hayatı kurtulsun diye saçını uzatır, tipini değiştirir, devşirme diye saraylara yerleştirmeye çalışırlarmış.

Bilirsiniz, Devşirme Vergisi denen birşey vardı; azınlık çocuklarından oğlan olanını ailesinden alırlardı. Bunlardan bir Ermeniler muafmış, bir Nasturiler, bir de Yahudiler. Yahudiler hor görüldüğü için, onlardan tefeciden, tüccardan başka şey çıkmaz diye. Ermeni ve Nasturiler, Nasturi keşiş sergius’un Muhammed’le olan dostluğu yüzünden.

Bir cümle yazmış Santuri, bazı konularda o kadar doğru bir görüş ki, şaşırdım. Türkler at binme konusunda çok iyidirler ama Fransız ve İtalyan at binicileri gibi at eğitmeyi bilmezler diyor. Yani Türkler’in genel problemi: Doğal yetenek var, işlemeye çaba yok. Doğal yetenek üstünden ilerlediği kadar ilerlemek var ama cevherle uğraşmaya hırs sıfır.

Yazar, 4. Murad’ın Ermeni bir içoğlana feci halde, sırılsıklam aşık olduğunu yazmış. Bir başka gence de yanıp bitince, çocuğu Galatasaray kışlasından aldırıp yanınada silahdar paşası yapmış. 4. Mehmed de bir musiki içoğlanına yanıkmış. Ona da kubbe veziri rütbesi bahşetmiş. Yazar demiş ki, kendini tamamen çiftleşmeye veren Sultan İbrahim. Komik bir laf! Oğlu Sultan Mehmed de (kaçıncı oluyor?)  kendini ava adamış. Haremden bir dakika olsun nefes almak için ava kaçıp kaçıp duruyormuş denmiş. Halk arasında bir tekerleme varmış, pek tekerleme gibi dilden yuvarlanıvermiyor, o yüzden unutulmuş olmalı: Babası am delisi, oğlu av delisi.

Yazar, Türkler’in temizliğe gösterdiği dikkatten bolca bahsediyor. sonra hamamlara geliyor söz. İyiliklerini anlatmış ama bir kötülük ve bir de iyilikten bahsetmiş ki, çok komik geldi! Bu kadar ter atmak kadınların etlerini yumuşatıyor, daha evlenmeden memeleri sarkıyor demiş. Ama bu talihsizliği hatırı sayılır bir avantajla telafi ederler diye eklemiş. detay yazmamış. Ne olabilir? Vajinaları mı esnek? Pörsük? ama o istenen birşey değildir. Ter atınca daralıyorlar mıymş? Neymiş? Neymiş?

Bir de acıklı birşeyden bahsetmiş: Berberler traş sırasında padişaha bilgi de aktarırlarmış. Bir keresinde Ermeni bir berber, padişaha çıtlatmış: Kenan Paşa emrindeki donanma Venedikliler tarafından bozguna uğratıldı! Kenan Paşa’nın vezir babası oysa bu haberi padişaha vermeye cesaret edememiş henüz. Öyle öfkelenmiş ki berbere, kayırma numarasıyla sana sancak verdirdim demiş, adamı saraydan dışarıya adım attırmış ve hemencecik boğazlatmış!

Düşününüz, padişahın etrafı böyle, nerede ne olduğunu bilmek padişah için bile mümkün değil. O zamanın haber alma metodları, ne telefon var ne birşey. Kimin ne dediğine nasıl güveneceksin? Padişahların zaafiyetinden başka birşey bu. Güvendiği insanlar güvenilir mi hakikaten, nasıl bi,lgi alacak? İstanbul’dan ta Avrupa’nın, Afrika’nın bilmemneresine kadar neyi nasıl bilecek? Kolay değil. O zaman paranoyaya düşen padişahların durumlarını biraz olsun anlıyor insan. Kutu içinde kutu içinde kutu içinde bir adam. Her tarafa göz ve kulak yollamak ister doğal olarak.

Velhasıl, eğlenceli bir kitap. Santuri Bey devşirilip tam devrilemediği için, bazı kaba cümleleri var başka dinlerden olan insanlar hakkında. Bunu böyle açık ve dürüst okumak daha da eğlenceli yapıyor hatıratı. Şurada da bir görsel tur buldum: Topkapı Sarayı Hemi de Zülüflü Baltacılar Koğuşu çıktı ilk karşıma! Topkapı Sarayı’nı iyi bilirim ben ama girilemeyen bölümler, çok bakımsız kalmış yerler var. Bu link hoş. İnsan gözünün önüne getirebiliyor pekçok şeyi.

4 Comments

  1. Şimdilerde şu “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin yüzüsuyu hürmetine olacak, Topkapı Sarayını gezmek isteyenlerde ciddi artış varmış!
    Ne buyrulur, tarih merakı mı? :))

  2. At konusunda kulaktan dolma bilgisi olanı şahit göstermeniz komik kacmiş.Kendiniz araştırsaydınız iyi olurmuş. Şıracının şahidi bozacı hali olmuş sanki :))

1 Trackback / Pingback

  1. Tweets that mention Zülüflerine Yandığım Güzel » ELİF Savaş Felsen – Hüthüt Kuşu -- Topsy.com

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


eighteen − 8 =