Zamanla karışıyor biraz

Degas’nın dansçı figürü (14 Yaşında Küçük Dansçı Kız), ne de sevimli! Dudaklarını bükmüş, ellerini arkasına kavuşturmuş. İnsanın elinden tutup pamuk şeker alası geliyor.

Degas zamanında balerinler- dansçılar fahişelik mesleğiyle karışıklardı. Degas bu heykeli brozndan dökmemiş hiç. Bizim gördüğümüz bronz örnekler ölümünden sonra dökülmüş. Degas balmumundan yapmış heykeli. Gerçek kumaş tütü giydirmiş. Gerçek insan saçı takmış. Saçındaki kurdelayı modelden almış. Camekan içine koymuş özellikle. Bir çeşit mumya. Üstelik tipini de en zarif ve hoşundan seçmemiş. Suratta o zaman- ve bu zaman- aşağı sınıf sayılan izler var: Burun ve ağız ileriye çıkık, ince. Alın düşük.

Heykel büyük merakla bekleniyormuş. 1 sene. Sergileneceği belirtilen gün sadece camekanı koymuş Degas sergiye. Sonra çıkartmış eseri herkesin önüne. Bir balerin! Arka kapıdan müşteri aldıkları bilinirdi bunların. 1 sene herkesi meraka düşüren eser bir fahişenin heykeliymiş! Sanat çevresi deliye dönmüş. Bu aşağılık yaratık, çirkin, korkunç, sanat diye yüceltilerek önümüze sürülüyor. Romantik değil, istek duyduğumuz sahne kadınlarından değil. Zayıf, bacakları cılız, yorgun. Gerçekçi!!! Üstelik tıbbi bir çalışma gibi, camekan içinde! Primitif ve banal.

Angelina Jolie Kleoparta’yı oynayacakmış bir filmde. Bizim Amerikalı zenci kadınların sinirleri oynamış azıcık. Onların mitolojilerine göre Antik Mısırlılar zenci ırkındandır. Ayol, arkadaşlar, biraz serin limonata için filan. Sakinleşin. Mısır’ın zencisi tartışılır, güzel. Öyle olmadıkları kesin ama Afrika’da, biraz karışmışlardır belki. Ayrıca çok çektiniz beyazlardan. Herkesin hakkı olağanüstü bir kültürü sahiplenmek. Ama be yavrum, Kleopatra Mısırlı değildi ki! Makedonyalı Yunan idi! Şimdi sinirlenip ortalık yıkayım derken aaa, meğer hem asabi, hem de cahilmişiz biz!

Degas’nın bir de çamaşırcı kadın resimleri vardır. Rüya gibi. Muhteşem. Balerin kızların anneleri geleneksel olarak çamaşırcılık yaparmış o zamanlar. Marie’nin -model kız- annesi de çamaşırcıymış.

Bi dakka ya. Geri dönüş oldu. Neyse. Anjelia görüntüsünü çamaşırcı tablosuyla temizlemek istemiş olmalı bilinçaltım.

Aslında ben ünlü bir osurtasyonist hakkında yazacaktım. Müthiş birşey. Bir dahaki sefere.

Dün müydü, Çetin Altan’ın köşe yazısında daha önce bilmediğim birşey öğrendim. Mehmet Akif’in büyük oğlu, askerde diğerlerine Kur’an okuyor diye askeri mahkemede suçlu bulunmuş. Biraz yatmış vesaire.

Tanışmalarını şöyle anlatıyor Altan:

1962 yılında Milliyet’teki odamda otururken içeri, gömleğinin yakaları buruşuk, kravatı düğmükleşmiş, traşı uzamış orta yaşlı biri girmişti:
– Ben, demişti; Mehmet Akif’in oğluyum, bana bir 20 lira verebilir misiniz?

Birkaç ay sonra da gazetelerin arka sayfalarında küçük bir haber çıktı:
“Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü Beşiktaş’taki bir çöp bidonunun içinde bulundu” diye…

………….

Şeriatçılıktan ceza gören adamcağız, komünistlikten ceza gören bir başka adamcağızdan yardım dileniyor. Böyle ederler adamları bazı ülkelerde. Herkese eşit zulüm! Ben Darbe filmini çekerken anlatmışlardı konuşmacılar: İki ters görüşten adamı özellikle aynı hapishane hücresine kapatıyorlarmış 80 darbesi zamanında. Aynı hücrelerden alıp işkence ediyorlarmış. Sonra kanlı küspe halinde hücreye dönünce, hücre arkadaşları veriyormuş ilk cigarayı. Altan da yardımcı olmuş hücre arkadaşına. Hep beraber tıkıldıkları kabusun içinde.

Neyse efendim, aynı yazıda Altan bir çamaşırcı kadından bahsetmiş. Ne tesadüf, benim yazı da içinden çamaşırcı geçen bir yazı oldu.

Mehmet Akif’in oğlu Emin Ersoy’un, babasının yakın arkadaşlarından Ali İlmi Fani’ye yolladığı mektup:

‘Kırklareli’nde vazife-i askeriyemi ifa ediyordum. Arapça bildiğim için ara sıra arkadaşlarıma Kur’an okur, ayetleri tefsir ederdim. Bu hareketim irtica mahiyetinde görüldü. Divan-ı Harb’e tevdi olundum ve tevkif edildim. Tevkifhaneden şimdi benimle beraber bulunan çavuşumun delalet ve himmetiyle firar ettik. İstanbul’a geldik, ordan bir vapura atladık. Mersin’e çıktık. Mersin’den yaya olarak Antakya’ya gelirken yoldaki karakolhanedeki jandarmaar halimizden şüphelendi, pasaportlarımız olmadığından her ikimizi de Kırıkhan kazasına gönderdiler. Şimdi bizi Türkiye’ye iade edecekler. İmdadımıza yetişiniz.’

Yakalanıp hapse konulmuşlar bundan sonra.

Allah Allaaaaah! Bu yazıyı güzel birşeylerle bitirme çabalarımın içine kabuslar düşüp duruyor. Canım nasıl absint istedi! Ben osurtasyonistten bahsedecektim! Osurtist mi demeli? Bir dahaki sefere.

Degas balmumu heykelini satmamış kimseye. “Kızım benim o,” dermiş şaka yollu. Modele ne oldu, bilinmiyor. bir kere müşterisinin cebindekileri çalmaktan tutuklanmış. 17 yaşında bale okulundan atılmış. Tembellik sebebiyle. Sonrası yok.

2 Comments

  1. Elizabeth Taylor da Kleopatra olmustu di mi taa bir vakit. Simdi de Angelina’yi mi yapiyorlarmis! Kleopatra’nin aslinda ne cirkin bir kadin oldugunu bilmiyorlarmiymis! Hadi cirkin demeyeyim, guzellik de goreceli! ama dar alinli, sivri burunlu, ince dudakli bir kadini Angelina’lastirmak filmciligin ancak ticari yonu olsa gerek:-)

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


18 − 4 =