Yanlış anlaşma

Jane Austen’ın -ki çok severim, Northanger Abbey adlı bir romanını okuyorum. Zamanının pek moda gotik romanlarını ti’ye alan, çok sevimli ve çekici bir kitap. Pekçok Austen romanı gibi, büyük bölümü Bath şehrinde geçiyor.

Ben Bath’e gitmiştim. Britanya, Roma İmparatorluğu’nun hegemonyası altındayken, şifalı suları için inşaa edilen Roma banyolarından almış ismini. Çok hoş, Georgian mimarisiyle ünlü bir şehircik. Gördüğüm McDonald’s vesaire çer çöple biraz strese girip titremelere uğramıştım ama gözümün hizzasını sıkı kontröl altında tutarak, şehrin tarihi dokusuyla haşır neşir, güzel zaman geçirmeyi becermiştim.

Ben, biz, Bath’e Brian’ın İngiliz akrabalarıyla gitmiştik. Austen-vari anılarımın sebebi, her ne kadar o sırada böyle gibi gelmemiş ve beni bayağı rahatsız etmişse de, bu akrabalardır. Kendileri, Brian’ın annesinin İngiltere’de kalmış teyze ve dayıları ve çocukları ve çocuklarının çocuklarından oluşuyorlar. Brian’ın bir eseri, bir yarışmada finale kalmıştı, bunu fırsat bilerek bavullarımızı toplayıp İngiltere’ye yollanmış, arada onları da ziyaret etmiştik.

Bizleri çok sıcak karşıladılar, evlerinde güzel ağırladılar. Dayının kızı uzun yıllar İrlanda’da bed&breakfast işletmiş, benim de yiyecekle semi-profesyonel ilişkimi bildiğinden, İngiliz yemeklerinin en klasik ve en lezizlerini pişirip durmuştu şerefimize. (Hayır, Okuyucu, bu cümlede bıyık altından gülmek yok. İyi İngiliz yemekleri de vardır ve pişirmesini bilenin elinde, tatlarına doyum olmaz.)

Ancak…

Ne zaman dışarıya çıksak, bizi nereye götürürlerse götürsünler, ister müze, ister restoran, iş parayı ödemeye gelince, gayet açık ifadeyle bizden beklentilerini söylemekten geri durmadılar. İngiliz aksanı, Amerikan aksanından zariftir, söylenenler, eşşoleşek gibi birşeyler bile olsalar, insana eşekli şiir gibi gelirler. Ama “haydi, pamuk eller ceplere! Bizi bu müzeye sokun, biz burada yemek istiyoruz, bize ısmarlayın'”ın en Victorian İngilizcesi bile pek eğilip bükülür cinsten bir hıyar olmuyor.

Ben, dantellere sarılmış bu hıyarlıkların sebebini uzun süre idrak edemedim. O sıralar gelir getirecek birşeyler yapmıyorduk biz. Kendimizi rüzgara salmış, ufukta ne varmış acaba şeklinde salınıyorduk ortalıkta. Her Dolar değerliyse eğer, oldukça kazık olan İngiliz sterlini daha da değerliydi. Bir müzeye altı kişi girip, birkaç haftalık pazar parası ödemek koyuyordu diyeyim. Ama çaresi yoktu, müzeler girilmek için, akrabalar, hele ters taraftan araba kullanmayı beceren ve her sabah sokağa çıkarken peşimize takılan cinsten akrabalar gezdirilmek ve doyurulmak içindi.

Biz, en yüksek İngilizce’yle süslenmiş kazığı yiye yiye günlerimizi geçirdik. Geceleri yatağımızda tavanı seyrederken, aynı yüksek İngilizce’yle günün dedikodusunu yapıp, gördüğümüz güzelliklerden bahsedip, gecenin sonunda hep konuyu ulan, mikildik biz burada ulan, şeklinde sofistike bir üslupla bağlayarak, uykularımıza daldık. (Jane, böyle kaba kelimeler kullanmaz, en azından düşünse de yazıya geçirmez ama 200 yılda bu kadar kelime erozyonu olması doğaldır.)

En son gün, evlatlık edindikleri kurufasulye beyinli küfe taşıyıcısı oğlan ve evlilik dışı iki çocuğuyla dolanan çamaşırsuyu sarışını kızarkadaşının sevdiği korkunç tivi programlarını bir bardak suyla yuttuktan sonra, konu nasıl olduysa g noktasına dayandı: Canımız akrabalarımız, bizi Dolar milyoneri Amerikan canları akrabaları olarak görüyorlarmış meğersem. Cebimden çıkan yüzlerce doların acısı olmasa, neredeyse böbürleneceğim vardı! Demek tipimde dolar milyoneri enayi tipi var, ne hoş! Splendid!

Milyoner filan olmadığınızı, milyoner olmadığınızı söylemenin onur kırıcı yollarından geçmeden, yani itiraf etmeden nasıl itiraf edersiniz? Edemezsiniz. İlla birşeyler kırılacak. Bunun lamı cimi yok. Ağır bir konu. Neyse ki onurum kağıtsal değerlerin soyut bileşkesi değil.. (Yok, vallahi fakir değilim, Okuyucu! Vallahi de, billahi de fakir değilim! Yanlış anlamaya sebep vermek istemem, hepsi bu!) Nerede kalmıştım? Onur…

Biz bu yanlış anlaşmayı bir şekilde düzelttik. Uçağımıza binmek üz’re, evlerinden ayrılırken verdikleri hizmet boğazımızda kalsın gibilerinden bir hareketlerde bulunmuşsalar da, pek bir becerikliydiler, çünkü ben birşey farketmedim. Farketmemeyi seçtim.

Şimdi söyleyin, Austen’dan bir sahne yok mu bu yaşadıklarımda?

10 Comments

  1. Bath sehrini gecen gun bir baska blogda da okudum, ilk firsatta gidecegim.

    Yasadiklariniz ne ilgincmis. Hele Turkler gibi misafirini cani cikana kadar gezdirip, her turlu ihtiyacini karsilayan, yediren, iciren, asla hesap odetmeyen bir kulturden gelince.

  2. Ben de Mercedes Sosa dinliyorum. Yani dinliyordum. Şu anda iki müzik dinliyorum, seninkiyle birlikte.
    *
    Neyse, zeytinleri soracaktım. Hani şu NY Times’da çıkan makaledeki tarife göre mi yapmıştın sen Elif? Merak ediyorum. Bence tadı güzelse olmuştur, neden bir hafta daha bekleyeceksin ki tadını çıkarmak için?

  3. Elif, bu hikayen %100 Jane Austen hem de!
    Herşey mevcut; Bath, tuhaf, züppe akrabalar, para meselesi, yanlış anlamalar, sonunda herşeyin ortaya çıkması… 🙂
    Son zamanlarda bu kadına, Austen canım, gitgide artmakta. Hakikaten keskin bir zekası ve her şeyi gören gözleri varmış, bir de iyi anlatan kalemi.

  4. Kim misafir kim ev sahibiymiş anlamadım. Garip. İngilizlerin (çoğunun)ne ucuzcu olduklarını bilirdim ama bu kadar da öküz olduklarını bilmiyorum. Siz mi pek naifmişsiniz o zamanlar acaba?

  5. Tijen, ben uc degisik sekilde salamura ettim zeytinleri. Bir tane NYTimes’daki gibi. ama o zaten 6 ay aliyor! Bu bahsettigim, neredeyse hazir olan, tuzlu su icinde olup da, suyu haftada bir degistirilen. Yaklasik bir ay istiyor. Tadina baktim, neredeyse olmus, sabredemiyorum!

    Diger receteler icin:

    http://www.elifsavas.com/blog/?p=369

  6. Ingilizleri bir turlu anlayamadim . . .

    The conflict: marriage for love or love of marriage? or a marriage of convenience?

    didn’t the sun set on them a few years ago???

  7. Metin, ben cok iyi anliyorum Ingilizler’i. Ask ve evlilik birbiriyle alakasiz seyler bence. Evlilik ask uzerine kurulduysa cok fena. Basta ask yokken kurulduysa da tatsiz. Ama ikisi illa senelerce birlikte yasanacak beklentisi… Cok stresli birsey! :o)

    Amerikan yemeklerinin de iyisi iyidir. Biz bu Sukran Gunu, eeeeen geleneksel Amerikan yemekleriyle dolduracagiz soframizi. Bekleriz. Tabii bir de, Amerika’nin etnik yemek cenneti oldugunu unutmamali. :o)

  8. Bende Turkey Genocide gununden payimi alacagim New York’ta bu sene.

    It’s tough to leave sunny Southern California, but oh well . . .

    “senelerce birlikte yasamak . . .” uffff

    🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


one × two =