Turkish Journal Röpörtajı

Dostlar, sabır gösteriniz. Benimle yapılmış röpörtajlardan bulabildiklerimi internete aktarmaya çalışıyorum. (Yani kısacası bilgisayarımı temizliyorum.) Röpörtajlar eski ama fikirler eski değil. Eskiyene kadar. O zaman bunlara döner bakar, ulan amma gıdık şeyler söylemişim derim.

26 Şubat 2010
Işıl Öz (Turkish Journal)

Son iki haftadır, Elif Savaş Felsen’in peşindeydim. Tarzına, enerjisine bayıldığım bu özel kadın yeni kitabını okuyucuları ile paylaşmak üzereydi. Kitap daha yayımlanmamıştı; ama bende bir heyecan, pir heyecan… Eşcinsel bestecilerin eserlerini ve klasik aryaları seslendirdiği iki CD’si başköşemdedir. Son bir yıldır kimin çocuğunun doğum günü var, elimde Felsen’in çocuklar için operaların konularını hikayeleştirdiği CD-ROM masal kitabı, çalarım kapıları.

Anlayacağınız, anlattıklarının satır aralarını, yarattığı mucizevi dünyayı keşfetmek için sabırsızlanıyordum. Kitabı daha okuyucuları ile paylaşmadan önce okuma şansını bu istekli halim ile elde ettim ve siz şanslı okuyuculara da güzel bir ropörtaj çıktı böylelikle.

Bir zamanlar bir kedisi tuvalete düşen, bir kedisini tilki yiyen, bir kedisini araba ezen, bir kedisinin de yaşlılıktan öldüğü, doğduğu memleketin cami avlularında kedilerin gezdiği bir kızın anlatacağı masallar bunlar.

Kız, boyu büyüdükten sonra memleketinden çok uzaklara gitti. Kedilerin ve cami avlularının olmadığı bir diyara. Evine kediler getirdi ki, oğlu da aynen onun gibi, bir kediye sarılmayı bilsin. Ama yine de bir kedisini tilki yedi, bir kedisini araba ezdi, bir kedisi yaşlılıktan öldü. Evinde kalan tek kediye baktı, baktı ve dedi ki: “Sen ölmeyeceksin. Konu kapanmıştır.”

Ama daha önce keman çalmayı öğrendi. Şarkı söylemeyi öğrendi. Hayatını böyle şeylerle doldurdu. Cami avlularındaki kedilerin başlarını okşadı. Bu, o uzaklara gitmeden önce oldu. Uzaklara gittikten sonra da şarkı söyledi. İnsanlar konser salonlarına geldiler ve o onlara şarkı söyledi.

Bir gün, geride bıraktığı diyarları özledi. O diyarların kanlı tarihini bilmek istedi. Ne kadar çok öğrendiyse o kadar çok az bildi. O diyarlarda yaşayanlar da öğrendikçe bildikleri azalsın diye öğrendiklerini kaydetti. Çok bilenler daha az bilsinler diye.

Sonra etrafındakileri beslemek istedi. İçlerini ısıtacak şeylerle. Şarkı söyledi; şarkı söylerken masalar donattı. Donattığı masaları insanlarla doldurup taşırdı. Ta ki insanlar karınlarını doyurup sandalyelerinde kaykılana kadar. Sandalyelerinde kaykıldılar ve uykulu gözlerle ona baktılar. “Biz de masaları insanlarla dolup taşıralım, karınlarını doyduralım, sandalyelerde kaykıltalım; onlar da bize baksınlar ve masalarını insanlarla doldurmak istesinler,” dediler. “Çünkü belki o zaman gözlerinde uyku ama kalplerinde mutluluk olur.” “Bize sırrını söyle.” Kız onlara sırrını söyledi. Neşelenip el çırptılar. O da mutlu oldu. Başka masalarda içleri ısınan insanların tatlı hayallerine daldı.

Bir gün şarkı söylerken içi doldu. Kabuslarla, mucizelerle, aşklarla, tanrılar ve tanrıları yok edenlerin hikayeleriyle. Oturdu, hepsini yazdı. Tek elinin işaret parmağıyla. Öbür eli evinde tek kalan kedisinin sıcak başındaydı. Dudaklarında şarkıları.

“Gecenin karanlığında mutfağa süzülen hayalet, evliya yaratan köylüler, bir günde ortadan kaybolan göl, Atlantis’i bulmak peşinde çocuklarını terkeden anne, yalnızlığın çaresini kurabiyelerde arayan kadın , spermiyle sınıf atlama hayalleri kuran genç adam, tabuttan çalan cep telefonu” işte böyle zamanda çıkmış ortaya.

İlk olarak, “Ne için yazıyorsunuz?” diye sordum şöyle klasiğinden…
“Yazmadan duramadığımdan diye cevap vereyim de cakalı bir cevap olsun!” dedi ve gülerek ekledi: “Aslında çene düşüklüğünden. Ya önüme oturtacağım birini ve saatlerce anlatacağım, ya da hepsini yazacağım biryere, oturtacağım birini önüne, saatlerce anlatacağım. Aynı şey oldu galiba!” Çok güzel hikayeler anlatan, Türkçe’yi çok enteresan kullanan bir teyzesi ve kalemi güçlü bir babası olduğunu söyledi ve “Onlara çekmişim herhalde. Bir de lisede Türkçe ve Edebiyat dersimize giren bir adam vardı. Çok kıt notlu bir öğretmendi. Özellikle kompozisyonda 8 ile en yüksek notu ben alırdım hep. O bana birgün sen yazar ol dedi. Suratı çok ciddiydi, dediğini yapmam gerekir diye düşündüm. O hocanın ismini hatırlamıyorum. Ne acı” dedi.

Nasıl bir ortamda yazdığını merak ettim, işte cevabı:
“Etrafımda ne kadar cümbüş varsa, o kadar iyi yazarım. Sessizlikte yazamıyorum ben. Konsantre olamıyorum. Kafeler bile sessiz geliyor. Evde, tepemde zıplayan küçük bir çocukla yazmaya alışmıştım. Oğlum okula başlayınca oldukça bocaladım, hatta paniğe uğradım. Evde müzik açık, internet açık. Ne kadar iyi yazıyorsam, o kadar çok emailleşiyorum. Hatta bir keresinde bir arkadaşla havadan sudan lak lak ederken, bitirmekte çok zorlandığım bir hikayeyi tamamladım ve ona teşekkürlerimi ve hikayenin bitmiş halini yolladım. Eğer facebook’ta çok dolanıyorsam, herkesin fotoğraf albümlerine birşeyler yazıyorsam anlayın ki son sürat birşey yazıyorum.”

Eksiksiz kendiniz olmasanız da bu masallarda sizden çok şey var, insan ne kadar başka hikayeleri anlatmak istese de kendisinden kaçamıyor diyebilir miyiz?

Belki de kendimi öğrenmek için yazıyorumdur- niye kendimden kaçayım? Zaten nasıl kaçayım? Kafamın içini yazıyorum ben ama illa kendimi yazıyor da değilim. Kafamın içindeki kişilikleri, karakterleri, tanıdığım, yolda gördüğüm insanları. O insanlar benden başka insanlar tabii ama algılayan ben olduğuma göre, hepsi benim insanlarım. Birkaç hikayem birinci tekil şahıs erkek. O hikayeleri yazarken inan ki bileklerimden, göğsümden kıllar çıkıyormuş gibi geliyor. Ama sonuçta benim erkeklerim onlar. Herbiri benden farklı ve tamamen ben. Kendinden soyunup yazmak mümkün değil. Zaten gerçek denilen şey bile tamamen izafi. Kafamdaki gerçek, dışarıda olup bitenin defrome olmuş hali. Başkasını da yazsam, o benim başkam.

Neden 16 değil de, 17 masal?

Babam bir tane daha yaz da 18 olsun- hani 18 yaş ve üstü gibisinden- dedi ama yazamadım. Şimdi yeni hikayeler yazıyorum ama bu hikayeler bu sayıda birbirlerini tamamladılar. Bir tane daha fazla yazsam grup zorlanmış olacaktı. Hikayeler 16 tane. Sonuncusu benim hikayem. Ama belki de değil. O da bir hikaye olabilir, gerçekliği kuşkulu.

7 rakamı?

Ben öyle rakamlardan filan anlamam. Ama bazı insanlar için çok önemli. Bu hikayedeki kadın için de önemliydi. Koskocaman adamlar, büyük bir ciddiyetle Kabala filanla uğraşıyorlar. Şu sayıyı şununla çarpıp bununla bilmemne edersen şu tanrının adının yüzde bilmemnekaçının harfinin gölgesi çıkıyor, vesaire, vesaire. Sayılardan anlam çıkartmak, her dinde, her kültürde olan bir hurafe çeşidi. İnsanları hayatın belirsizliğine katlanamayıp, bir kural içine oturtma endişesinden kaynaklanıyor herhalde. Yine de sosyal antropoloji, dinler, dinler tarihi gibi konulara çok meraklı olduğumu eklemeliyim. Benim için böyle birşey yok diye, binlerce yıldır insanları ve kültürleri etkilemiş şeylere aldırmazlık edecek değilim. O zaman insanlığa aldırmazlık etmiş olurum. O yüzden, her çeşit hurafe, boş inanç hikayelerimde vardır. İnananları aşağılamak için kullanılan bir alet olarak değil. İnsanlığı anlamak ve anlatmak için şart olduğundan.

İnsana bulanmış masallar var kitabınızda, insanlığın kalbine dokunmak ne kadar kolay?

Yazdığıma ben inanırsam eğer, olağanüstü şeylerden bahsediyor bile olsam, yazdığım samimi ise başkasına da öyle geleceğini ümit ediyorum. O karakter sanki hakikaten yaşamış gibi gelmeye başladıysa bana, belki o karakterde anlatmak istediğimi okuyucuya iletebilirim. Dürüstlük önemli benim için. Eğer o kalbe dokunmak mümkünse, ve eğer o devasa işi sırtlanmak gibi bir cahil cesaretine sahipsem, beni yanlış yoldan koruyacak tek şey dürüstlük.

Büyücü özelliği ağır basan bir yazarsınız bence, bu özellik hep içinizde var mıydı, sonradan edinilebiliyor mu?

Kocam Brian diyor ki, ben ‘magical realism’ denilen edebiyat kolundan değil, realist magical gibi nev’i şahsıma münhasır bir koldanmışım! Yani magical realismde normal karakterler, kendilerini olağanüstü durumlarda bulurlar. Ben anormal veya doğaüstü karakterleri normal durumlarda imtihan ediyorum. Bunun gibi birşey. Özellikle yaptığım birşey değil. Analiz etmem imkansız. Belki böyle yazıyorum, çünkü mesela bankada nasıl para işlemi yapılır, bilmediğimden hikayelerime böyle bir sahne sokamam. Gerçeküstü değil ama neredeyse gerçek dışı bir hayatım var belki, ben de bildiğimi yazıyorum. Tek çocuktum ben- makastan adam yapıp saatlerce oynardım. Üstelik ben çocukken sadece tek kanal vardı ve öğleden sonra yayın yapıyordu ve okuldan dönünce akşama kadar yapayalnızdım evde. Hayal gücü fazla gelişkin bir çocuktum- evde hayaletler, cinler ve annemle babamın kitaplarıyla zaman geçirmeye alışkındım. Ailemde uyurgezerler (ben de dahil), ruh çağıranlar, büyü yapanlar, cinlerle konuşanlar, siddha eğitimi alanlar, reiki yapanlar varken, demek çıka çıka böyle bir insan çıkıyor ortaya.

Evliya yaratan köylüleri şahane anlatmışsınız. Bu köylüler ile hala karşılaşıyoruz, ne dersiniz?

Teşekkür ederim. Ortaya koymak istediğim sahne, saf köylülerin boş inançlarından çok, pragmatik birkaç kişinin biraraya gelip, hem köylerini kurtaracak bir çözüm bulmaları ama bu sırada- bir yalanın peşinden gidilecekse en sağlıklısı ona inanmaktır- kendi yarattıklarını kendi mantıklarına sığabilecek hale getirmeleri, kısacası kendi yalanlarını kendilerinin yutmaları idi. Herkesin gerçeği bilip, bıyıkaltından güldüğü, ama oyuna katıldığı bir hikaye.

Gülay gerçek biri, değil mi?

Evet, gerçek. Çok sevdiğim bir okul arkadaşımdı. Polislerle giriştiği çatışmada öldürüldü. Yıllarca kendi hayatımda onun ölümünü çözemedim. Onun hatırasıyla barış yapamadım. Kafamda, ben hayatıma devam ederken birşeylere- doğru ya da yanlış- baş koyup gencecik yaşta ölmüş bütün insanların sembolü haline dönüştü. Sonunda onun hayaletinden kurtulmak için bir hayalet hikayesi yazdım. Gülay’ın hatırası, o hikayeyi yazmadan önce, hayattan en zevk aldığım anlarımda kafamda beliriverirdi. Hikaye tamamlandığından beri gelmiyor.

Öyküler film kareleri gibi geçti gözümün önünden, belki birkaçını kısa film olarak da paylaşırsınız, kim bilir?

Filme geri dönmeyi düşünmüyorum. Ama büyük lokma yutup, büyük söylemeyeyim. Ne zaman ne yapacağım, hiç belli olmaz! Kendimi şaşırta şaşırta bir hal oluyorum bazen.

Öykülerin içinde hikayeden daha çok insanlar var, o insanların bize kattığı duygu ile hikayeler yol alıyor sanki, ne dersiniz?

Öyle mi? Çok hoş. Olaylar herkesin başına gelmiş gibi anlatılabilinir. Ama ben bu insan bu olayla nasıl başa çıkar sorusunun peşindeyim. Ben değil, herhangi biri değil ama özellikle bu kişi. Belki ondandır.

Türkiye ile ilgili sizi en çok ne dertlendiriyor?

Herşey! Türkiye hakaret edip, tekme tokat dövüşüp sonra en ateşlisinden seviştiğim, iki gün sonra yine boğaz boğaza girdiğim sevgilim. Her çılgın aşık gibi, en çok ben nefret ederim Türkiye’den, En çok ben eleştirir, yerden yere vururum. Çünkü beklentilerim yüksek. Hemen moralim bozulur. Bir daha asla derim. Sonra burnumda tüter. Sonra burnuma kızarım. Yani gayet sıradan bir Türküm ben. Şu sıralar kafasına tabak fırlatasım geliyor. Aramız hiç iyi değil.

Son olarak, “İç burukluğu ve gülümseme iç içe geçmiş masallarınızda, bu kuşkusuz sizin yazma yeteneğinizde saklı, nasıl bir enerji sizinkisi?” diye sordum…
“Şimdi beni büyük laf ettirmeye mi çalıştırıyorsunuz?” deyip güldü ve “Ben optipesimist yaradılıştayım. Herşey güllük gülistanlık olur, en karamsar noktadan tutarım ucunu. Tam karanlıklar içinde debelenirken halime gülesim gelir. Hayat böyle birşey. Yıkıntıların arasından çiçekler boy verir, en büyük mutluluğun zirvesine vardın mı, gerisi ancak iniş olabilir. Bu da ikinci büyük lafım. Bir röpörtaj için iki büyük laf çok bile. Fazlası hazımsızlık yapar!” dedi.

Kitapla ilgili nasıl tepkiler beklediğini merak edince de, “Sevilsin. Nefret edilsin. Ama en çok sessizlikten korkarım ben” dedi. Zaten sessizlikte üretemediğini söylemişti, değil mi?

Kitap mart ayında Türkiye’de yayımlanacak yazmıştım, ama asıl güzel haberi vermedim, “Büyükler için 17 Masal”ı www.elifsavas.com ’dan satın alabilirsiniz. Haydi daha ne bekliyorsunuz?

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


9 − 2 =