Tuhafiye

“ Yedi Paşalar Gölü bir gece içinde yokolmuş, gidip bir bak bakalım haber çıkar mı,” dedi Haber Müdürüm. Ne diyeceksiniz? Yok Abi, beni şu işadamının polis şefine verdiği rüşvet hikayesine yolla,” diyemedim tabii. Aldım fotoğrafçımı yanıma, paşa paşa çıktım Yedi Paşalar Gölü’nün yoluna.

Yedi Paşalar Gölü, Yedi Paşalar Köyü’nün hemen ötesinde. Daha doğrusu geçen hafta ansızın yokolmadan önce öyleymiş. Şimdi yerinde birbuçuk top sahası büyüklüğünde bir çukurluk var, o kadar. Köye ulaştığımızda öğlen vaktiydi. Kadınlar işte, erkekler kahvede. Köye girmeden önce şu meşhur “eski” göle bir bakalım dedik. Olur ha, yanlış haber almışızdır, göl yerli yerinde duruyordur. Otomobilimizi gölün olması gereken yerin biraz ilerisinde bırakıp Ağustos böceklerinin bağırıştığı çalıların arasından göle yürümeye başladık. Daha ilk birkaç dakikada kızgın güneşe karşı bir önlem almadığıma yerindim Fotoğrafçım önde, ben arkada, öğlen sıcağında ışıktan kaçışan böcekler gibi yarı sürünerek, yarı yürüyerek geldik gölün “kıyısına”. Yok. Göl, möl yok. Dibinden tıpası çekilmiş banyo küveti gibi kupkuru bir oyuk. Birkaç cılız sazlık, can suyundan mahrum cayır cayır kurumakta.

Eh, dedim fotoğrafçıma, en azından boşa gelmemişiz. Sırtı dönük fotoğrafçımdan evet anlamına geldiğini tahmin ettiğim homurdanmalar yükseldi. Aman ne iyi, yol arkadaşımın sohbetine doyum olmuyor diye geçirdim içimden. Herhalde acar gazetecilerle sıcak haber peşinde koşturacağına, benim gibi bir çaylakla çalılar arasında dolandığına bozuluyordur. Ben bile benimle dolanmak istemem!

Köy, bildiğimiz köy. Derme çatma kahvesi, zarif minareli Osmanlı yapısı sarı boyalı camii, mütevazi evleri, mütevazi insanları ve pek mütevazi sokak köpeğiyle basbayağı bir köy. Öyle bir hafta önce koskoca gölü havaya karışmış bir köy hali yok. Köylerde bilgi almak için ilk girilecek yerin kahvehaneler olduğunu düşünerek girdim kahvehanesine.

Elinizde kağıt kalem, arkanızda fotoğrafçınız oldu mu kadınlığınızı bir yana bırakıp, ya da kadınlığınıza sığınıp rahatça girip çıkabiliyorsunuz erkeklere ayrılmış kahvehane denen sosyal klüplere. Bu haneleri dolduran erkekler de hem elinizdeki kağıt kalemden, hem de ardınızdaki fotoğrafçıdan etkilenip pek çirkin ve yabani bir gelenek olan bıyık burmak yerine ünlü Türk konukseverliğimizden şaşılası güzellikte örnekler verebiliyorlar. Tam tahmin ettiğim gibi, Yedi Paşalar Köyü’nün Dostlar Kahvehanesi’ne girince masalardaki oyunlardan gelen çakırdamalar kesildi ve ikimiz de en nazik dostluk sözleriyle karşılandık.

Yedi Paşalar Köyü’nün ahalisinin Yedi Paşalar Gölü’nün kayboluşuna dair anlatacakları çoktu. Herkesin o gün gölün kaybolduğu an ile ilgili hatırladığı birşeyler vardı. Mesela Hikmet Efendi o gün gölde balığa gidecekti de karısı yollamamıştı. Ahmet’in oğulları yüzeceklerdi de inekleri hastalanınca veterinere yollanmaları gerekmişti. Ama gölün yokoluşunun önemini anlamak için önce köyün tarihini öğrenmek lazım gelirdi.

Bu köyde eskiden Gürcüler yaşarmış. Adı da Yedi Paşalar değil, Yedi Azizler imiş. Bir hafta öncesine kadar gölün, bugünse oyuğun olduğu yerde bir büyük kiliseleri varmış. Kilisenin önündeki çeşmeden akan suyun hastalıklara iyi geldiği söylenirmiş. O sebeple de köye akın akın hacca gelirlermiş. Kilisenin rahibi genç, dindar, zeki, bilge ve oldukça da yakışıklı bir genç adammış. Hastalıklarına deva bulmaya gelenlere kendi eliyle çeşmenin suyundan içirirmiş. Öyle merhametliymiş ki, gecenin bir yarısı bir hasta gelse, hiç üşenmeden, gocunmadan kalkar, hasta için dua eder, gerekirse suyu bakır tasta hastanın ayağına kadar götürüp içirirmiş. Gelenler de gözlerinden ılık ışıklar saçılan bu yüce adamın bir gün köyün azizlerine katılacağı hissiyle titrer, böyle tarihi bir kişiliğin yanına yaklaşmış olmaktan gurur duyarlarmış.

Yine bir gün hastası olan bir kafile kilisenin bahçesine varmış. Kafilenin içinde pek güzel bir kız, hasta babasına ağlamaktan gözleri şişmiş, yorgunluktan ayakları ağrımış, bir ağacın altında oturuyormuş. Kilisenin demir kapısı açılmış, bizim rahip hafif adımlarla dışarıya süzülmüş, kızı görmeden babasına yönelmiş. Kız o ana kadar babasından başka bir kimse düşünmemişken, bu nur yüzlü gencin sureti içine kor gibi düşmüş. Sanki rahibin yüzü çeşmeden akan suymuş gibi görüntüsünü kana kana içmis. Ve aşk hastalığına düşmüş.

Gel gör ki, rahip kızı farketmiş ama onun kalbi daha yükseklerdeymiş. Bir kalbe iki aşk sığmaz diyerek kalbini karşı cinse kapamış. Yine de bu billur kızı görünce gönlü bulutlanmış. Öyle ki kendini tutamamış, içinden geçenlere sebep oldu diye kıza hırslanmış. Aşkının bulutları beyaz olacağına, gittikçe demlenen fırtına gibi kapkara olmuş. Gözü bir medet uman hastaları görmez olmuş, kendini odasına kapayıp vahşi hayvanlar gibi saatlerce bir uçtan diğerine volta atmaya başlamış.

Zaman geçmiş, Billur Kız’ın babası iyileşmiş, kafile kendi köyüne dönmek üzere toparlanmış. Ama Billur Kız’ın gözyaşları ipek sicim olmuş, durmak bilmemiş. İmkansız aşkına mı yanaymış, aziz olacak bir adamı yoldan çıkardığına mı? Kilisede, Meryem Ana heykelinin önünde diz çöküp derdini anlatmış, heykelin dile gelmesini, ona bir tavsiyede bulunmasını, ya da en azından kalbinin sızısını azaltacak bir merhem bulmasını beklemiş. Kızının bu hallerini gören, derdini anlayan baba üstelememiş, kızının yanına oğullarından birini bırakıp kafileyi yola düzmüş.

Billur Kız böyle dua ede durmuş ama Meryem Ana ne dile gelmiş, ne de Billur Kız’a merhem olmuş. Belki şifa arayan yüzlerce zavallının genç rahipten gelecek mutluluğunu bir ufacık kızın mutluluğuna yeğ tutmuş. Orasını Allah bilir. Velhasıl, kıza cevap vermemiş. Koynunda Bebek İsa ile boşluğa bakıp durmuş.

Bir gece, Billur Kız’ın içinde yanardağların coştuğu gece, ne olmuşsa olmuş, Billur Kız şifalı suyun aktığı çeşmenin başına gelmiş, ince boynunu suyun biriktiği musluk taşına sokmuş ve canı bedenini terkedinceye kadar öyle beklemiş. Vücudu bir titremiş ve çeşmenin önüne cansız yığılıvermiş. Olanları odasının penceresinden seyreden Rahip, Billur Kız’ın bahtına yanıp ruhuna dua edeceğine, artık gerçek aşkıyla kendisi arasında (belki de azizlik yolunda) bir engel kalmadığına sevinmiş, dudakları zalim bir gülümsemeyle bükülmüş. İşte o an, Meryem Ana’nın heykelinin cam gözlerinden sular fışkırmaya başlamış! Heykel öyle ağlamış, öyle ağlamış ki, kimse kaçacak zaman bulamadan ortalığı sular, seller götürmüş. Kilisenin bulunduğu çökük alan da bir gecede göle dönüşüvermiş. Rahipten bir daha haber alan olmamış.

Ben bunları tüylerim diken diken olmuş dinlerken, gözümün ucuyla fotoğrafçımın yarıda kalmış bir tavla oyununu kendi kendine oynadığını görmezden gelemedim. Rahatsızlığımı neden fotoğraf çekmediğini azarlar bir ifadeyle sorarak belli etmeye çalıştım. Nafile. Sanki adamın içi saman dolu!

Pekiyi, dedim, gölün bir günde kurumasına ne diyorsunuz? Onun hikayesi geçen yıla dayanıyormuş. Köyün gençlerinden biri, Muhtar’ın kızına abayı yakmış. Kız da ilgisini göstermekten çekinmemiş. Ancak Muhtar illa başlık parası diye diretince, bir de eve kız istemeye gelenleri tersleyince köyün tadı kaçmış. Eh, Muhtar’la bozuşacak, tartışacak değiller ya, köyün ahalisi dilini tutmuş ama içleri de soğumuş bir kere. Sonunda köylü bir olmuş, sapını, sabanını bile satmayı göze almış, başlık parasını buluşturmuş. Köyün ileri gelenlerinden beş-altı kişi oğlanı da yanlarına katıp Muhtar’ın evine, kızı yine istemeye gitmişler. Muhtar bu kadar insandan utanmış tabii, kızı vermiş, başlık parasını da almamış. O parayla bir güzel düğün dernek yapıp bir de iki göz ev inşaa etmişler köylüler. İşte yeni evlilerin yeni evlerinde geçirdikleri ilk gece göl yokolup gidivermiş. Ardında bir kuru oyuk bırakarak.

E, ama kilise hikayesi gerçek olsa göl kuruyunca bina ortaya çıkmaz mı diye ısrar ettim. Kahvehanedekiler gülmeye başladılar. Kilisenin kiremitleri kıyıya vurdukça birinin evine eklenmiş. Bütün köyün evlerinin bir yerlerinde kilisenin kiremitleri varmış! Ya Meryem Ana’nın heykeli? O zaman ciddileştiler. Onu Allah bilir diye cevapladı içlerinden biri.

Kahvehanenin serinliğinden dışarının sıcaklığına çıktık. İçeride günler geçirmişim gibi gerindim. Güneşin çıplak beyaz ışığı gözlerimi kamaştırdı. Otomobilimize yürürken kendisini köyün muhtarı olarak tanıtan, hafif göbekli, bıyıklı, orta yaşlı bir adam yaklaştı yanımıza. Selam, sabahtan sonra gölün hikayesini bir de ona sordum. Elini sinek kovar gibisinden boşver anlamında salladı havada. “Hanımkızım,” dedi. “Allah’ın işine karışılır mı? Hepimiz gibi göl de bugün vaaar, yarın yok.”

……………………………………………………………………………..

Bu hikayeyi, Rusya’da bir yerlerde bir gece içinde yokolup köylüleri paniğe uğratan bir göl ile ilgili okuduğum haberden ilham alarak, Bebekkokusu sitesi için yazmıştım. Hiçbir tarafı gerçek değil.

5 Comments

  1. Ehh bende gercek diye okudum:)Hatta kendimi oyle kaptırmışımki ulu goggledan arastırma yapma istegi bile dogmuştu içime:)

  2. ben de tek uydurukçu kendimi sanardım. Walla ben de okurken “yaw ne zaman oldu bu olay, ne zaman Türkiye’deydi, nerde çalıtı alla alla, gürcü koyü mü, neresi ki orası zira sevgilim bilir ona mı sorsam , gürcüdür de kendisi hatta bu işe heyecanlanır bile” falan diye düşünürken yazının sonunda uyandırdın beni hahahahha…!!!!!
    Walla tebrikler!!!

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


one × 3 =