Teşekkürler

Gecenin bir yarısı, tanımadığım bir üniversitenin, tanımadığım kampüsünde, tanımadığım bir konser salonunu bulmaya çalışıyorum. Bende geç kalma fobisi var. Öndört kişinin beklediği konser provasına üç dakika geç kaldım.

Kampüste in cin top oynuyor. Sinirden yolu göremiyorum. Ah, kaldırımda bir insan! Yanaşıp penceremi açıyorum.

“Excuse me, Sir! Bilmemne binası nerede, biliyor musunuz?”

“Şuradan şuraya, şuradan şuraya dönün, hemen karşınızda.”

“Thank you very much Sir. Thank you very very much!”

İnip adamı alnından öpesim geliyor.

Hava 36 derece. Kırmızı ışıkta bekliyoruz. Hildegard von Bingen dinliyorum. Sağımdaki kamyonetten adam el sallıyor. Yüzü limonla ovulmuş gibi ışıl ışıl. Herhalde kamyonette havalandırma yok. Dönüyorum, penceremi açıyorum.

(Rus aksanıyla) “Excuse me. Anladığım kadarıyla San Gabriel çıkışı arkamızda kaldı, öyle değil mi Hanımefendi?”

(Türk aksanıyla) “Evet Beyefendi. Arkamızda kaldı. Şuradan şöyle döneceksiniz.”

(Rus aksanıyla) “Thank you very much Madam. Tanrı sizi kutsasın, Tanrı sizi korusun! Çok çok teşekkür ederim!!!”

Bazen müteşekkirliğimizin derecesinin, edilen yardımın büyüklüğüyle hiç ilgisi yok. Daha çok, ne kadar çaresiz hissettiğimizle orantılı.

1 Comment

  1. Benim de aynen sen gibi, bir universite (York)kampusunde ama gunduz vakti kaybolus hikayem var. Ustelik bir seminer icin catering yapiyoruz, seminir baslamadan sofralarin kurulmasi lazim! Gunduz vakti ama yol soracak ogrenci falan da yok ne hikmetse etrafta. Olan da bilmiyor. Hava sicak, ben stresli. Donup duruyoruz ayni yollarda, sonunda bir tarifle binayi buluyoruz da bu sefer de koca binanin yemek girisini ara allah ara, yok! Iste ben de oyle anlarimda yardim edenin kirk yil kolesi olacak ruh halinde oluyorum senin rus gibi 😉

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


three × one =