Suleyman be Suleyman!!!!!

Kanuni Sultan Suleyman’in en buyuk basarilarindan birinin Veronese’nin Kana’da Dugun adli eserinin icinde yer almak oldugunu dusunuyorum. Tabloyu Paris’te gormustum. Dev gibi birsey. Sahne Incil’den. Isa bir dugune davet edilir. Sarap bitince ev sahipleri panige ugrarlar. Isa sakin sakin suyu saraba cevirir. Yedi mucizesinden ilki. Italya’da bir manastir icin yapilmis, Napolyon zamaninda ortasindan cart diye yirtilip Paris’e tasinmis. Louvre’da renovasyondan gecirelim diye bir milyon Dolar harcarlarken bir kere yanlislikla ustune su dokulmus, bir kere de yukseklerden dusup birkac yerinden delikler acilivermis.

Beyaz elbiseli, ortalardaki adam- elinde viyolonselimsi, gitarimsi, udumsu viola da gamba denilen, muhtesem sesli enstrumani tutuyor- ressamin kendisidir. Kalabalikta kendi zamaninda yasamis ya da Antik cagdan kisilikler var. Ve Isa ve annesi. Ama ayrica mesela Kanuni Sultan Suleyman da var. Sol tarafta, masada oturuyor. Ve Sokullu Mehmet Pasa da biryerlerde olacak.  Dunyanin o zamanlar en onemli insanlarinin bulustugu bir parti. Muhtesem bir ziyafet. Sarap icen bol ama sarhos yok. Bir yerlerde kum saati var- herseyin sonu. Resimdeki 130 insandan bir Allah’in kulu da konusmuyor birader! Neden? Cunku manastir Benedikt rahiplerini barindiriyorlardi ve onlar konusmazlar. Bir zaman once uzerimde cok derin etki birakan bir belgesel seyretmistim bu rahipler hakkinda. Konusmamak, konusmamayi secmek, konusmadan yapabilmek. yaptigina odaklanmak, herseyin sesini dinlemek… Sessizlikle ilgili dusuncelerimi sonsuza kadar degistirdi.

Masada tatlilar, seker, ayva receli var. Kasap kuzu kesiyor. Kuzu Hristiyanlik’ta onemli bir semboldur. O yuzden.  Ressamlar kafa basina ucret alirlarmis. Ne ka kelle, o ka akce. O yuzden kalabalik, ustelik hepsi hareketli, farkli farkli ifadeler. Veronese’nin emeklilik hesabina para.

Tablo 1563’te tamamlanmis. Buyukcekmece’de Kanuni tarafindan yaptirilan bir kopruyle ayni zaman. Kopru kalmis mi bilmem. Buyukcekmece’de gol bile kalip kalmadigindan emin degilim. Ama tablo Louvre’da. Suleyman 1566’da oldugune gore, tablo yapildiginda hayattaymis. Acaba tablodan haberi var miydi diye dusundum. Ama kendi yuzunun canlandirildigi, kendisinin yaptirdigi portre tablolar var. Muslumanlik’da resim yapmak yasakmismis. Sen git onu padisahin kulahina anlat.

 

Bir de Shakespeare’in Venedik Taciri’nde gecer adi. Oyle yerlesmis kafalara, adi oyle yayilmis ki, yazar herkes bilir nasilsa diye kullanmis adini.

Guzel de siirler yazmis. Aldigi topraklar simdi bambaska yerler. At ustunde poposu ne kadar nasirlasmis, cariyelerine nerede nasil masaj yaptirmis, oralarini ben bilmem. Dogrusu cok da umurumda degil. Ama  sanat severmis, onu bilirim. Arkasinda kopruler, medreseler, camiiler, hanlar, hamamlar birakmis. Ustelik hepsi birbirinden guzel. Bir de portreler. Ve siirler. Ve ta nerelerde ununden etkilenip de suretini yapan ressamlarin tablolari. Mutlaka evinde oturup oturanlara saldirip topraklarini aldiginda, cocuklarini kilictan gecirdiginde, korkunc vergilere bagladiginda cok agir kahirlara sebep olmus, hakkinda bolca kotu dualar edilmisti. Kim bilir kac kere, kac insancagiz tanrisina yalvardi ki Suleyman’in boynu altinda kalsin. Hepsi gecmis, n’edersin? Zaten kimsenin topragi kalmiyor geriye. Kalan birkac sanati varsa o. Hatta ressamlari daha iyi biliyoruz, bir unlu ressam bir kralin resmini yapmis diye de kralla ilgili bilgi ogreniyoruz.  Belki Suleyman da at ustunde utulenen poposuyla degil, biraz da sanatiyla anilmak isterdi diyerek goznuru Hurrem’e yazdigi siiri:

Celis-i halvetim, varım, habibim mah-ı tabanım
Enisim, mahremim, varım, güzeller şahı sultanım

Hayatım hasılım,ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim
Baharım, behçetim, rüzum, nigarım verd-i handanım

Neşatım, işretim, bezmim, çerağım, neyyirim, şem’im
Turuncu u nar u narencim, benim şem’-i şebistanım

Nebatım, sükkerim, genc,m, cihan içinde bi-rencim
Azizim, Yusuf’um varım, gönül Mısr’ındaki hanım

Stanbulum, Karaman’ım, diyar-ı milket-i Rum’um
Bedahşan’ım ve Kıpçağım ve Bağdad’ım, Horasanım

Saçı marım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bimarım
Ölürsem boynuna kanım, meded he na-müsülmanım

Kapında çünki meddahım, seni medh ederim daim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim hoş halim!

………

Ve oglu Bayezit’e yazdigi siir:

Ey demeden mazhar-ı tuğyan ü isyanım oğul,

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı ferman’ım oğul,

Ben kıyar mıydım sana ey Bayezıt Han’im oğul,

Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 

Enbiya vü evliya, ervah-ı âzam hakkıçün,

Nûh u İbrahim ü Musî İbn-i Meryem hakkıçün,

Hatm-ı âsâr-ı nübüvvet Fahr-i Âlem hakkıçün,

Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 

Âdem adın itmeyen Mecnun’a sahralar durak,

Kurb-i taattan kaçanlar daima düşer ırak,

Tan değildir der isen “Vâhasretâ, dâd-el-firak”

Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 

Neşet-i Haktır übüvvet, ram olan olur kerim,

“Lâ-t’akul üf!” kavlini inkâr eden kalur yetim,

Taat’a, isyana âlimdir Hudavend-i azîm,

Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 

Hak reâya-yi muti-e rai etmiştir beni,

İsterim mağlûb idem ağnâm’a zi’b-i düşmeni,

Haşelillah öldürürsem bîgüneh nâgeh seni,

Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 

Rahmü şefkat, ziyb-i iman olduğun bilmez misin,

Ya dem-i ma’sum’u dökmekten hazer kılmaz mısın,

Abdi âzâd ile Hak dergahına varmaz mısın,

Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 

Tutalım iki elin baştan başa kanda ola

Çünki istiğfar idersen biz de afv-etsek n’ola

Bayezîd’im suçunu bağışlarım gelsen yola,

Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

Kanuni, Sehzade Bayezit’i torun torbasiyla bogdurtmus idi. O zamanlar padisah kaninin kani dokulmezmis diye, bogdurmak tercih edilirmis.

(Turkce yeni bir klavye ismarladim, saskin adam Polonyaca klavye yollamis. Simdi geri yollanacak, Turkce’si gelecek, Elif de dogru duzgun yazacak. Insallah.)

 

 

 

4 Comments

  1. şiirlerin armonisi hoş geliyor kulağa, anlayabildiğim kadarıyla “sade” de yazılmış sanki, abdal deyişleri gibi geldi. okuması keyifli bir yazıydı.

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


four × 3 =