Ne güzel oturuyorduk işte…

Teyzem’i aradım. Böyle dedi: “Ne güzel oturuyorduk işte. Gitmenin alemi var mıydı? Birbirimize arkadaştık, can yoldaşıydık.”

Gözleri güzel bir maviydi. Saçları dümdüz ama öyle böyle değil, dümdüz ve açık renkti. Beyaz tenliydi. Çok hassastı. Alkol, baharat hemen burnunun yanlarından sivilce patlattırırdı. O bölgede derisi iri gözenekliydi. Burnu sert bir kavis çizip, dümdüz aşağıya inerdi. Saçları gibi.

İnceydi. Ortadan uzuncaydı.Açık mavi takımlar giymeyi severdi. Bej. Tiril tiril.

Alt dudağı dolgundu. Epeyce. Dudağın üstünde kapıdan toz girmesin diye alt kısmına monte ettikleri tozluklar gibi bıyıkları otururdu. Eskiden, benim ilk anılarımda kalan izlerde sigara içmekten saman rengiydi bıyıklar. Sonra daha gri- beyaz oldular. Üst dudağı görünmezdi. Hayatımda bir kez bıyıksız görmedim. Üst dudağını da görmedim. Zaten o yüzden kesmiyordu bıyığını galiba. Üst dudağını sevmediği için.

Kendine has bir ritmi vardı konuşmasının. Birşey anlatırken dudakları titreşir, kafasındaki düşünceyi tercüme eder ve çok ama çok aralıklı konuşurdu. Bir cümlesi bitene kadar etraftan belki beş cümle girer çıkardı. Ama onun hedefi bozulmazdı. O cümle biterdi bir zaman sonra.

Dudakları titreştiği için, üzerlerine örtülmüş süpürge de titreşirdi. Bir çeşit deniz kestanesi. Tüylü tırtıl. Önce havaya dokunup, etrafı kolaçan eden duyargalar ve sonra dudaklardan şekillenip dökülen sözler.

Çok espriliydi. O kadar zamanlama bozukluğuna ve yavaşlığa rağmen, espri anlayışını farketmemek mümkün değildi. Hızla yumruk gibi çakılacak espriler onun ağzında birer sırça baloncuğa dönüşür, tane tane, ağır ağır, esprinin kendisi, anlatanın hali, hayat, zaman, geçmiş, gelecek birbirine karışır, bir çeşit hipnoza sokardı. Espri komikmiş, değilmiş, artık anlamı kalmazdı. Yudum yudum içilecek bir acaip içkiye dönüşürdü.

Başını arkaya atıp kahkaha patlatırdı. O kadar ağırlığın içinden havai fişek gibi! Öyle zamanlarda kalın yünlü örtünün altında pırıldayan zeka kendini ele verirdi. Ciddi konularda “tabii canııım,” derdi aşağıya bakarak. “Şimdi bakın işte…” Koltuğunda pozisyonunu yeniler, dudakları ve bıyıkları kelimeleri titreşe titreşe ararken, araya başkası girer, çıkar ama o söyleyeceğini söyler, üstelik abuk sabuk değil, dinlenesi birşey.

Tavlada bütün Farsça sayıları, onlarla kafiyeli söyleyişleri bilirdi. Yüzü bildiğimiz Türkler’den farklı olduğu için, ben çocukken başka bir dil konuşur sanırdım. Nerelerden atının terkisine alıp getirdiği bilge, biraz muzur şiircikler!

Küçüklükten çıkmam onunla ilgili bir hatıramda. Eskiden iki kolumun dış taraflarından tutar, ta tepeye kaldırır, orada kol kasları hafif titrer, sonra indirirdi. Bir gün kaldırdı, kolları daha titredi, benim kollarım da çok acıdı. Büyüdüm. Öyle kaldırılamayacak kadar ağırlaştım. Bir gün içinde. O anı hiç unutmayacağım. Eniştemin kollarında büyüdüğümü öğrendiğim o anı.

Ben enişte demezdim ona. Enişte çirkin laf. Amca derdim. Bilgin Amca.

Kalmık veya Kalmuklar, Batı Moğolistan’dan bir millettir.  Türk- Mongol bir millet. Kalmuk kelimesinin Türkçe’deki kalmış, kalan kelimelerinden geldiği sanılıyor. Diğer Türk milletler batıya göçerken, onlar geride kalmayı tercih ettikleri için veya diğer Türkler Müslüman iken, onlar Budist oldukları için. Rusya’nın Avrupa tarafında bir bölgede yaşıyor çoğunluğu. Avrupa’nın tek Budist topluluğu.

Kalmuk verilmiş bir isim tabii. Kendileri seçtiği bir isim değil. Onlar kendilerine Oyrat dermiş.

Bilgin Amcam Tatar değildi. Gözlerinde çok hafif bir farklılık seziliyordu ama ablası ve annesi Tatar tipliydi. Yuvarlak yüzler, çekik gözler. Beyaz ten. Siyah, düz saç. Kalmuk’tu onlar. Soyadları da Kalmık.

Tanrı’ya inancı vardı. Arap bir tanrı değil de, sanki sadece kendisinin konuştuğu, başka bir türlü tanrıydı sanki. Ben öyle anladım. Ailenin büyüğü, saygı duyulan, bilgisine başvurulan, hafif çekinilen ama sığınılan bir tanrı. Belki inancı başka türlüydü Ba

ilgin amcam’ın ama bana böyle yansımış.

Dedem biz misafirliğe gidince, kapıda oohohohoooo toruuuun derdi hep. O da gelenekleştirmişti. Her gittiğimde ooohoooo toruuuun, kimler gelmiş! derdi bana.

Başka türlü bir kültürün erkek örneğiydi. Maganda olmayan, kibar konuşmaktan, gülmekten, kadın konularından bahsetmekten, takılmaktan erkekliği sarsılmayan, erkekliğini cebinde silah diye taşımayan, janti, temiz, adap bilen ama riskli esprileri zarafetle yapmayı bilen erkeklerden.

Muhasebeciydi ama bir ara gece taksi şöförlüğü yaptı. Market işletti. Okul kantini çalıştırdı. Hayatın basamağında aşağıya, yukarıya, iki yana yayılıp, herkesle konuşabilip, kucaklayıp ama kendi yolunda fazla ötelenmeden giden, tarzını kaybetmeyen bir adam.

Bazen, ona bir espri yaptığımda gülmekten gözlerinden yaş akardı. “Ay Elifçim” derdi. “Sen çok yaşa e mi! Hay Allah!”

6 Comments

  1. Yıldızlar içinde olsun. Baban da çok severdi bu efendi adamı. Çok iyi bir portre olmuş, keşke yaşamında görseydi bu satırları.

  2. Baba- nedense bir gelenek var: iyi insanlarin ancak olusunun arkasindan konusuluyor. Degistirmek lazim ama nasil?

    Tanisaydiniz severdiniz arkadaslar. Elimden bu kadar geliyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


one + six =