Namus

Çok sevgili Doli Incapax‘ın son yazısında bahsettiği konu, namus kavramında uzun uzun düşünmeme ve okumama sebep oldu. Görüyorum ki, son birkaç yılda oldukça çocuksu bir şekilde algıladığım ve savunduğum gurur anlayışımda bazı değişiklikler oldu. Gururumun, diğerinin beni nasıl görüp değerlendirdiğinden ziyade, kendimi kendimin nasıl değerlendirdiğim; diğerinin benim hakkımdaki görüşlerinden çok, kendimin kendim hakkımdaki görüşlerim ve olmak istediğim insan şekliyle tutarlı olma endişesinde bir gurur anlayışı.

Tüm bunları kafamda çevirip, özellikle bazı namus cinayetleriyle ilgili yazılar okuduktan sonra şöyle bir sonuca vardım: Namus üzerinde gelenekselleşmiş yoldan yürürsem, klişe sonuçlardan kaçınamıyorum. Oysa, yan bakanı öldürttüren bu kavram için taze bir yola ihtiyacım var.

Böylece, olgunlaşmamış gururla namusu birlikte ve henüz yeni yayınlanmış bir yazı ışığında  yeniden anlamaya çalışmaya karar verdim.

Yazı, Thomas Carlyle’dan bir alıntı ile başlamış:” Hiç kimse itip kakmadan ve itip kakılmadan yaşamaz; dünya yüzünde kendi yolunu durmadan dirsekleye dirsekleye, saldırılarak ve saldırarak bulmak durumundadır.”

Alıntıyı ben böyle yaşamıyorum, yaşamak zorunda değilim müdafaasına geçmeden, yeniden okuyup düşünmek lazım. Bahsedilen, tabii, hakiki yumruklaşmak, itişmek değil. Ulaşılan her basamakta başkasının ulaşamadığı hayaller yok mudur?

Namus ile yukarıdaki alıntının şaşırtıcı ilişkisini yazının da yardımıyla göstermeye çalışayım:

İnsanların aklını başından alıp, olmadık şekillerde davranmasına sebep olan şeyler, pekçok zaman önemsiz görünen şeyler. Kendilerinden daha aşağı gördükleri bir insanın sarfettiği bir lafı kendilerine dokunacak değerde görüp cevaplandırmak mesela. Sözle veya fiziksel kuvvetle. Bu kadarında bile bir ikilem var.

Evrimleşirken sosyalleşmek için bize lazım olan yardımlaşma ve işbirliği ile empati yeteneklerimiz, aynı zamanda alıngan ve saldırgan olmamıza da sebep oluyor. Jonathan Haidt adlı bir psikolog diyor ki, minnettarlık ve öç alma duygularımız, doğada ayakta kalmamıza ve ultrasosyal yaratıklar olmamıza yardımcı oldu. Minnettarlık sosyal ağımızı genişletip, yeni yandaşlar bulmamızı sağlarken, öç alma duygumuz yeni arkadaşların bizden haksız yarar sağlamasını engellememize ya da cezalandırmamıza yarıyor. Sosyal yaratıklar olarak değerlerimiz şunlar: 1- Bize gösterilen saygı. 2- Toplumdaki itibarımız. 3- Davranışlarımıza karşı adil reaksiyon beklentisi.

Evrimleşme biyologu Dario Maestripieri makak maymunların üzerinde yaptığı çalışmalarda anlamış ki, toplumda aşağılara düşmek (itibarın zedelenmesi, vesaire) bu hayvanlara çok pahalıya patlıyor: toplumun en sınırlarında, kimseden yardım görmeden, yemek artıklarıyla, çiftleşemeden, yırtıcılar karşısında olta yemi niyetine kullanılarak, korunmadan yoksun.

Toplu halde yaşayan bütün ayratıklarda, topluluğun sağlığı ve güveni için, üyelerinin içinde bulundukları nüanslara devamlı dikkat etmek çok mühim. Kim kimin bitlerini ayıklayacak, kimin yavrusuna daha özen gösterilecek, hangi dominant erkek, hangi dişiyi seçti, kim kiminle ne yaptı? Kimin statüsünde yükselme, düşüş var? Tüm bunlar tüm üyeler tarafından izlenip, kafalarının bir köşesine yazılıyor. Tüm bu karmaşa, insanın konuşmayı başarmasıyla bir düzene girdi. Böylece insan artık birbirinin tüyünü temizlemekle değil, dedikodu aracılığıyla ilişkilerini güçlendirir, topluluğun politikası ve gidişhatı üzerinde etki eder ve bilgilenir oldu.

Sosyal manüpilasyon, ilişkide saldırganlık ve itibarın kontrolü. Her biri daha çok zeka sayesinde ama zekanın daha gelişmesine sebep olan sosyal davranış kavramları.

Alet yapan hayvanlar değil, alınganlık yaşayan hayvanlarız bir nevi.

Bir başka araştırmaya göre, 6 aylık bebekler, sadece bir film izleyerek yardımcı olanla olmayan karakter arasındaki farkı algılayabiliyorlar ve seçimlerini ona göre yapıyorlarmış.

Ve daha da başka bir araştırmaya göre, bir grup insan, bir kart oyununun kurallarını, eğer yapılmaması gerekenler şeklinde izah edilirse çok daha çabuk öğrenmişler.

Bir grupta kim oyunbozanlık ediyor, devamlı kontrol etmek zorlu bir iş ancak toplumun toplu yaşamaya ihtiyacını ve toplu yaşamanın kazancının tek yaşamaktan daha fazla olmasını korumak için de zorunlu bir tetkik.

Yalnız kendisine değil, bir başkasına yapılmış haksızlık için de sesini yükselten bireyler de, o toplumun önü alınamaz şekilde agresifleşmesine karşı bir sigorta.

Bilimciler, bütün bu hareketliliğin, bilinç radarımızın altında çalıştığını söylüyorlar. Yani sosyal durumlara tepkimiz genellikle otomatik. Kabalık karşısında gösterilen tepkinin bilince ulaşmadan, çok çabuk şekilde ortaya konulduğu bulunmuş mesela. Ancak sonra sorulduğunda beyin davranışa kulp buluyor.

Bunun da ötesinde, insanlar taklit eden hayvanlar. Nasıl ki bir bebeğe dil çıkardığımızda, bebek de dilini çıkarıyor, sert bir şekilde konuşana sert şekilde cevap veriyoruz. Çünkü çok daha yumuşak ama gerekli olan empatinin kökü, taklit.

İnsanın doğa tarihi içinde ayakta kalabilmiş olmasının sebebi toplu yaşayabilmesi. Bunun için ahlak kuralları koymuş, üzerine din olgusunu yaratmış. Dikkat: önce ahlak, sonra din geliyor. Akıl davranışa dini yaratarak açıklama yapıyor.

Bütün dinler, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma emrediyorsa da, başkalarına kendimiz için yapılmasını istemediğimiz davranışlarda bulunduğumuz gibi, üstelik başkası böyle davranırsa zıvanadan çıkıyoruz. Haidt diyor ki, bir olayda kendi görüşlerimizi objektif gerçeklik olarak algılarken, bütün diğer kişilerin görüşlerinin kişisel çıkarları ile sulandırıldığına ve yön değiştirdiğine inanıyoruz.

Namus konusunun da bütün bu yukarıdaki davranışlardan ayrı olmadığını düşünüyorum. Yazı, namus kelimesi düşünerek yeniden gözden geçirilirse, herşey yerli yerine oturuyor. Toplumda saygınlığı kaybetmek korkusu, itibar kaybetmek korkusu, kontrolden çıkan çıkanların haddinin bildirilmesi… Böylece kalabalıkta üstlerden yer edinmek ve topluluğun varlığını da korumak. Bunun üzerine dini inançları, kuralları, günahları, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü, toplumun baskısını, vesaire, vesaire getirebilirsiniz. O noktada geleneksel bakış açısına kaymış oluyoruz. Ama açılışı evrimleşme ve toplu yaşam açısından bakarak yapmak bana daha mantıklı, bilimsel ve kontrollü görünüyor.

O zaman, devamlı alınganlık algılamak için açık duran radarımızı kapatmak veya en azından volümünü düşürmek mümkün değil mi? Bilimadamlarına göre hayır. Toplum hayatı için vazgeçilmez bir kontrol yöntemi. Ancak reaksiyonumuzu kontrol altında tutabiliriz. Kızgınlık, irademizi ele geçiriyor ve davamız uğruna savaşmak ön plana geçiyor. Hepimiz az biraz Budist olsak ve kendimize verdiğimiz önemi azaltsak, tepkilerimize daha çok sahip oluruz çünkü kızacak birşey bulamayız.

(Ben bu son paragrafta düşünür ve bilimadamlarının vardığı noktayla aynı fikirde değilim. Ben alınganlık radarının kapatılamazsa bile kısılabileceğine inanıyorum. Kendi deneyimlerim ve gurur anlayışımın bugün geldiği noktaya bakarak. Ben, kendimie şu anda verdiğim değil ama gelecekte ulaşmak istediğim noktaya verdiğimi önemi azaltmak yerine arttırınca, yani karakterimin ve kişiliğimin devamlı düzelttiğim ve daha iyiye çekmeye çalıştığım, bitmeyen bir proje olduğuna karar verince, gururumun da uzaktan kumandasını diğerlerinin elinden almış oluyorum. Batı’nın kültürüyle formasyon bulmuş, kişisel ve bir şekilde anti-Budist bir yaklaşım, ancak bana uygun bir yaklaşım.)

Evrimleşmenin hala süre gelen bir gerçek olduğunu düşünürsek, acaba doğru ve insaflı olmak daha ileri bir nokta mıdır, yoksa evrimleşme ve doğa ahlaktan bi-haber bir düzen olduğuna göre, binlerce yıl sonra insanlar hayatta kalma uğruna daha da alıngan olup, daha da basit meselelerle namus katliamlarına mı girişecekler diye merak ediyorum.


2 Comments

  1. Elifciğim,
    Yazıyı ve çıkardığın sonuçları tekrar tekrar okudum ve düşündüm.
    “Alet yapan alıngan hayvan”ın alıngan olmayan hayvan haline gelmesi, tüm doğaya hakim olabilmesine, tüm güdülerine kontrol edebilmesine bağlı gibi duruyor.
    Bu da, iyi bir şey mi, bilemedim.
    İnsan, bir şeyleri kontrol ediyor olma duygusuyla, daha da tehlikeli hale gelebilir, sonunda.

  2. yazını okuduğumda kafamda o kadar çok şey belirdi ki, uygun bir vakit bekledim yorum yazabilmek için. bu aralar paralel konularda seyrediyor gibiyiz. söylediklerine katılmamak elde değil, ancak bir kaç ekleme yapmak istiyorum izninle.

    namus gündelik kullanımıyla iki unsur barındırıyor gibi. birincisi düşünsel namusluluk, ki buna zerre itirazım yok. sağduyuyu, erdemli tavrı ifade eden şekliyle.
    ancak ikincisi, tamamen kadın bedenine endekslenmiş durumda. bu kadın bedenine endeksleme, nesiller boyu bu fikri aktarımın korunmasının nedenleri ve buna bağlanmış, çoğu ölüme varan sonuçların toplumda kabul görmesinin nedenlerini; feodal – ataerkil toplum yapısı ve töre ile açıklamak yaygın.üstelik bu açıklayış ilk bakışta tatmin edici gibi görünüyor.

    ancak birey temelli düşünüldüğünde bu açıklama dayanaksız kalıyor. yalnızca sosyolojik değil, sosyal psikolojik saikler üzerinde durmak, töre olgusu içinde hayatını idame ettiren bireyin ateşliyicisinin/gerekçesinin daha net ortaya konulmasını sağlayabilir diye düşünüyorum. (bu noktada ek, daha derli toplu nerede yazılıdır bilemedim. o yüzden kendi namus anlayışıma ters düşerek kendi yazdıklarıma link vereceğim.)

    farklı gündem maddelerinden yola çıkarak iki yazı yazmıştım blogda. “sürü psikolojisi”nin şiddet ve itaat ile olan ilgisine dair:
    Sürü, Şiddet, İtaat I – Zimbardo
    Sürü, Şiddet, İtaat II – Milgram

    bu da işi, düşünsel namusa tekrar bağlıyor gibi gibi. ekleme yapayım derken karıştırdım sanki biraz işi, affola 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


3 × 4 =