Medi pedi

 

Geçenlerde iki yazar, bir ressam, bir operacı, bir senarist, bir besteci, oturmuş sohbet ediyoruz. (Kulağa ne de entel geliyor, Yarabbim! Ancak şüpheniz olmasın ki meslek adamı adam etmiyor, adam meslekten adam çıkarıyor- eğer mümkünse.) İki tanesi bir zamanlar Tibet’e gitmişler, bir diğeri kısa bir süre  biryerlerinde yaşamış. Ateist ben ve Brian, spiritüel diğerlerine karşı, davulun sesi uzaktan pek mayhoş gelir, sana da uzaktan ruhlu, atalı dinler pek tatlı geliyor emme içinde yaşayınca her din gibi ensenden tutar, burnunu yerlerde sürükler tartışmasındaydık. Hakikaten davul ve tavuk komşuya ne tatlı geliyor! Abi ya, bizim bu dinler ne yaman dinler, oysa şu adanın şu sakinleri, şu dinleri sayesinde ne de sakinler denmiyor mu, bütün sükunetimi kaybediveriyorum. Yafu bal, Hindu’yum diye aşağı kastlara dokunmayan, Budist’im diye diğer dinlerde hafif oynatmış ne inanç varsa onun başka bir çeşidine inanan, mutluluğu bir sonraki hayatta arayan, taşta bizatihi atasının ruhunu bulmaya çalışan, sakat doğunca önceki hayatında bir suç işlemiş olabileceği korkusuna kapılan milyarlarca insan var bu dünyada. Ben bu iç sıkıntımızı ve illa bulmaya, inanmaya çalıştığımız tanrıları, fazla gri materyalin atıl bırakılımasına bağlıyorum. Kaldığı köşede uyuyacak değil tabii, nasıl ki az stimüleden hayal görmeye başlar bir odaya kapatılan hücre mahkumu, aynen o şekilde stimülasyon istiyor beyin. Ve çalışmaya başlıyor.

Ama ne yapmalıymışız? Zaten az olan zamanımızı ve pek de kullanmadığımız gri materyalimizi, meditasyonla daha da uyutmalı, içini beyaz badanayla sıvamalı, neydim, kimdim bilemeyecek hallere getirene kadar, içinde hiç mobilya kalmayıncaya kadar kapısını penceresini açmalıymışız. İşte o zaman kafatasının içi püfür püfür, rüzgar bir yerden giriyor, diğer yerden çıkıyor. İnsanın zor hallerinde, mesela depresyon, kafa karışıklığı, uykusuzluk, sinir vb, meditasyonun faydalı birşey olduğunu düşünüyorum. Ama ne olur zaten dışarıda beni aptal eden bir rüzgar, kafatasımın bir o köşesine, bir bu köşesine koşuyorum ki camlar kapılar inmesin aşağıya, içindekiler silinip süpürülmesin, isteye isteye açamam ben o camları. Ben daha çok düşüneyim, daha çok bileyim, öğreneyim istiyorum. İçini doldurayım, doldurayım.

Üstüne, bir başka gün bizim Chroma klasik müzik grubunun, sponsor bulmak ile ilgili derin bilgisi olan bir kadınla yaptığı toplantının evsahibiydim. Bu sefer de ileri-aşırı yoga sohbeti! Bacağını kulağından çıkarınca ne oluyor, bilmem. Mutlaka duruşun, belin, kolun bacağın şöyle bir esneyince seviniyor, kan gidiyordur hafif bir yogayla. Ama illa kasların birbirinden ayrılacak, scrotumun irisinin içine düşecek filan, ben anlamıyorum. Çok hareketli ve fiziksel konserimizden sonra en çok zıplayan, kendini yerden yere atan bende iki adet çürük vardı, o kadar. Oysa benim ileri yoga yapan grup arkadaşlarım ertesi gün yataklarından kalkamamışlar. Acaba kol bacak aşırı ileri yogadan beri tarafa çalıştı diye mi? Yemeği de yemek mi yiyoruz, vitamin hapı mı alıyoruz, sağlıklı beslenme dersine çevireceklerdi ki bana birden birşeyler oldu, heeeeyt diye bağırmadıysam da yüzüm bağırmışa döndü, yetti yav, ağız tadıyla zıkkımlanın, ne yerseniz yiyin, sanki 6 aylık çocuğun beslenmesinden konuşuyoruz, yaramöazsa, şişmanlatıyorsa yemeyin, bana ne layyyyn diye haykırmışım. Üstüne bir yudum şarap aldım ve oturdum. sonra Amerikalılar’ın bu beslenme takıntısı ile nasıl şişman olduklarından, hakikaten bir akdenizli gibi (ben onlara göre akdenizli olduğum için) herşeyi az ve farklı  yiyip kafayı da çok takmamak gerektiğinden bahsettiler. Bir 10 dakika da orada törpülendi hayatım. Sonunda yemek bitti, tartışma gitti, sponsor için daha ne yemekler vermemiz gerektiği ve tabii hepsi benim evimde kararına varıldı. Ama Allah, Tanrı, Manitu, Buda herkimse onun aşkına, bu tip “sohbet” o sponsor adaylarıyla da yapılırsa, gideceğim buzdolabına, alacağım bir kase tam yağlı yoğurdu, en zayıfının başına geçireceğim şırrakkadan

 

4 Comments

  1. Yok, değil tabii ama bu yoganın power yoga bilmemne cinsi var ki, artık zıvanadan çıkmış durumda! Hani nasıl diyeyim, power namaz gibi! sonuçta aslen bir çeşit ibadet değil miydi? Yolunu kaybetmiş birşey. :oPPP

  2. Yazılarınızı okumayı çok seviyorum. Bazen
    kendim yazıyormuşum gibi geliyor 🙂

    Benim cevabını veremediğim br soru var kafamda, siz de o noktaya değinmişsiniz. Size de bir sorasım geldi: Ben de öğrenmeye meraklı bir insanım. Daha çok öğreneyim, daha çok bileyim diye uğraşıyorum. Sonra bakıyorum etrafıma “Niye uğraşıyorum ki ben bu kadar? Bak bu günde 2 dakika düşünmeyen adam da ölecek, ben de öleceğim. Sonra tüm o bilgiler toprağa karışacak benimle birlikte. Gideyim bir dağ başına, ekip biçeyim. Hiç değilse sakin sakin ölümü beklerim” diyorum. Ama can çıkmayınca huy çıkmaz, gene kendimi bir şeyler okurken buluyorum.

    Sizde var mı bu sorunun cevabı? 🙂

  3. Merhaba!!!! Öleceğimiz belli de, ölene kadar birşeyler yapmazsak sıkılmaz mıyız? Uğraşmak değil, bir çeşit hayat tarzı bu. Beyin çikolatası gibi birşey. Böyle mutlu oluyorsak, neden engel olalım kendimize? Dilimiz de çürüyüp gidecek birgün, o zaman ne uğraşıyoruz güzel yemeklere, otlanalım, olsun bitsin. :o) Ekip biçen sakin sakin ölümü beklemiyordur. Ben böyle mutluyum, demek siz de böyle mutlusunuz. Ne soru, ne de cevap var ortada! :o))))

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


3 × five =