Kitap

 

Dan Savage, Amerikalı eşcinsel hakları yazarı geçen gün liselilere yaptığı bir konuşmada demiş ki: “İncil’in içindeki siktiri boktan homofobik bölümleri bir kenara bırakmamızın zamanı geldi. Aynen siktiri boktan kabuklu deniz hayvanlarını yememe emrini, gerdek gecesi bakire çıkmayan gelini evinin kapısında taşlama emrini, kölelik emirlerini bir kenara bıraktığımız gibi.”

Aynı sıralarda bir rahip, kilisesinde şu şekilde haykırıyor: Eğer ki 4 yaşındaki oğlunuz evde efemine hareketlerde bulunur, bileğini şöyle burkar, böyle kırıtır, o bileği tuttuğunuz gibi kopartın, çocuğunuzu pataklayın, kadınsı hareketlerde bulunursa başına neler neler geleceğini anlatın. (“Kadınsı” kısmına daha bir iğrenir ses tonu kullanmış.) Kızınız erkek gibi davranırsa, ona deyin ki: senin işin güzel görünmek, hoş olmak, kadınsı, sevimli olmak, kendini beğendirmek. (Kulaktan dolma değil, adamın video kaydı var, azgın boğalar gibi savrula savrula böğürdüğü.)

Bir baba olarak, bir de tecavüz edin ki, kızınız kadın olduğunu anlasın dememiş ya, ona şaştım! Bu rahibin kilisesi, Amerika’da vergiden muaf. Yani benim sırtımdan nefret saçıyor. Çocuk dövmeyi savunuyor, homoseksüellere karşı düşmanlık yayıyor. Bir parti başkanı olarak böyle konuşsa, konuşma özgürlüğü demez, nefret suçu sayarlar. Sosyal- politik, herbir türlü hayatı sona erer. Ama eline kimbilir kimlerin bilmemnekaç bin yıl önce, zamanın bilgisi ve geleneklerine göre yazdığı bir kitabı alıp konuşunca yelkenlerimiz suda. Ben de böyle antika bir kitap bulup acaip şeyler haykırmaya başlasam mı acaba? Mesela kızıl saçlılar şeytan soyudur, idamına, kılı çok olmayan erkek nonoştur, pipisinden asılmasına, memesi küçük kadın frijittir, tecavüzle tedavisine filan diye bir yerinden tutsam çılgınlığın, yine de taşlamak, el kesmek, göz oymak emirleriyle dolu şu çılgın kitapların çılgınlıklarına yetişemem gibi geliyor.

Türkçe’de Saman Yolu denen şeye, başka bazı dillerde Süt Yolu deniyor. Dünya’nın da içinde bulunduğu galaksidir. Gökyüzünde, sanki biz dev bir tabağın bir kenarında kalmış kırıntının üstündeyiz, tabağın kenar noktasını çizgi halinde görürüz. Uzun uzun seyredince gökyüzünde kayar, tabii aslında biz ve tabak hep beraber bir dolanım halinde olduğumuz için. Bazen seyrederken başım döner de, sanki dünyadan tepeüstü düşeckmişim gibi gelir bana. Tabaktan da kayıp…

Hera, ana tanrıça, Zeus’un karısı, tanrının evlilikdışı ilişkisinden doğan Herakles’i emzirmeyi reddederken göğsünden fışkırıvermiş süt de, gökyüzüne çizgi gibi, Süt Yolu galaksimiz de öyle oluvermiş. Aldatılmış bir kadının vermek istemediği sütünden. Belki bazı insanların da o yüzden süt alerjisi vardır. Bünyeleri kaldırmıyordur, tanrıçaya saygılarından.

Babaannemin bir ritüeli vardı. Her gece illa süt içirecek bizlere. Onlarda kaldığım zaman en zor gelen buydu bana. Sıcak, ılık, soğuk, mevsime göre, içinde kaymaklar yüzüşen beyaz şey. Kocaman bir bardakta. Karnım ağrırdı içtikten sonra ama çaresiz içilecek. Acı ilaç gibi, ilacın karın ağrıttığına bakılır mı? İlacın şifası, acısından daha değerli görülür. Mutlaka o da böyle görüyordu sütü. Her nasılsa gece süt hücrelerimize akacak, bize iyi gelecekti. Oysa ayran içseydim mesela, ya da yoğurt yeseydim, karnım ağrımayacak ve yine de şifalanacaktım. Bazı inançlar var ki, yeni bilgi giresi mümkün değil kaleler.

Kur’anda bir bölüm varmış, tercümesi, benim bulduğum kadarıyla şöyle:  ‘Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da alınacak ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen) ve içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.’  Belki o zamanlar laktoz intolaransı daha ender birşeydi. Veya olduğu gibi içmiyorlardı sütü de, yoğrut, peynir yapıyorlardı. O zaman ağrımaz insanın karnı. Bünyesi kaldırır. Belki Hera’nın memesinden fışkırdığı gibi içilmediğinden. Yoksa mideye oturur. Bu yüzden laktoz intilaransımız olmasın? aldatılmış tanrıçanın hepimizden intikamı. Cennet bahçesinden elması çalınan diğer bir tanrının insan soyundan binlerce yıldır alıp alıp almaya doyamadığı intikam gibi!

Hindular da tanrılarının heykellerinin başlarından aşağı dökerler sütü bazı bayramlarda. Bazen de tereyağ ve yoğurt bırakırlar ayaklarına. Bazı tanrıların laktoz intolaransı vardır diye belki. Hadi bir de karın ağrısı çektirip kızdırmayalım tanrıyı.

Yahudiler sütle eti karıştırmazlar- bir zaman yolunu şaşırıp da idollere tapınmış Yahudiler’in kurban etini sütte pişirmek alışkanlığına karşı getirilmiş bir yasa olduğu söylenir. Sebebi tam bilinmiyor. Belki karınları ağrımasın diyeydi, o kadar basit. Mesela bugün bile Aşkenazi Yahudileri’nin çoğunluğunda laktoz intolaransı var. (Brian’ın dinci akrabalarının kadın- erkek ayrı, arada bez perde çekili bir düğününe gitmiştim bir kere. Çok gülmüştüm: et yediler ve sonra kahvelerine krema aldılar. Ama tanrı tepeden ters ters bakıyor tabii , kremasız da kahve çekilmez diye kremalar soya sütünden yapılmış! Allahınız sizin iyiliğinizi versin, e mi? Kimi bilmeden domuz yedim, günah olur mu diye sorar, kimi süt tadında ama süt değil, sayılır mı diye sorar. Kahveni de kremasız içiver be canım! Cennetten tatlı mı?)

Romalılar Britanyalılar’ı aşağılarken, çiğ sütü bile kaldırıyor bünyeleri dermiş. Göçebe ve geriler ya onlardan. Kuzey Avrupalılar’da pek görünen birşey değil laktoz intoleransı. Oysa Güney Avrupa’da yaygın. Belki o sayede muhteşem peynirler yiyoruz o ülkelerden. Çiğ süt ememedikleri için.

Çinliler içemezmiş süt de, Orta Asya’da yaşamış göçebe Türkler gayet güzel içermiş. At sütü, eşek sütü. Zaten içemeyip de ne yapacak? Tarım yok, peynir yapacak kadar oturmuyorlar popolarının üstünde, oradan oraya savrulurken, hayvancılıktan başka birşey de yapmadıklarına göre, isterse laktoz bilmemne lüksleri olsundu! Karnın mı ağrıdı? Seni yumuşakça seni, Çin dölü!

Zaten deniyor ki, göçebe halkların sütle derdi yokmuş, derdi olanlar yerleşikler. Peynir, yoğurt derken efemineşiyor demek mideler. O yüzden basacaksın sütü erkeklere. Mıymıy filan da dinlemeyeceksin. Hatta bozuk olsun süt eğer mümkünse. Bünyeler güçlenir. Şu bozuk sütten zehirlenen çocuk konusu, biz Türkler’in ne kadar efemineleşip, ırkımızın bozulmaya uğradığının Allah tarafından bir ihtarı olsa gerek. Hastalanan çocukların toplama kampına yollanmasına… aslında bütün halkın Türkleşme ve Türk kalma sürecinde, yılın belli bir zamanında çadırlarda göçebe yaşaması ve sonra süt toleransı testi yapılması yasası çıkmalı. Çadırda tivi filan da olmayacak, devletten tescilli sanatçılardan eğlentiler düzenlenecek. DNA arılaştırma kanunu.

Yine de erkek adama bebek gibi meme emmeyi yakıştıramıyorum ben. Ter filan içmeliler sanki, meni yutmalılar. Çiğ dalak iyi gelir belki, hayvandan söküldüğü gibi, ılık ılık. Kadınlar peynir yesin. Küflü, kremalı. Ben yani, öylesini tercih ederim. Gayet de efemineyimdir.

Ben hani o birkaç binyıllık kitabı bulacağım ya, içinde böyle bir emir okumayı ümit ediyorum: Erkekler iki hafta sıcakta beklemiş süt içecekler, içmeyeni dikenli kuyuya. Kusan büyücülükle uğraşmıştır, nehire.

Birkaçbinyıllık diğer bulunmuş kitapların efeminelik ve kadınlarla bir derdi olduğunu düşünüyorum ben, sanırım o yüzden kadınlar bulmamış oluyor bu kitaplardan. Belki buluyorlar mesela, peygamber oldum diye sevinmiyorlar da, gece karanlıkta ateşe atıyorlar. Daha Havva’dan suçlu, hakim karşısına çıkmadan cezalı olmayı kim ister? Benim bulduğum kitapta neler neler olacak!

Deneysel el kol nakline kurban gidenleri gömerken, o eller kollar nakledilenlerle mi, yoksa bağışlayanlarla mı gömülüyor? Birkaçbin yıllık kitaplarda bu konuda neler yazılmış?

 

3 Comments

  1. http://www.hakikat.com/anabuay.html

    BAŞYAZI

    ORGAN NAKLİ VE VASİYETİ CÂİZ MİDİR?

    Bu Hususta Mahlûkun Hükmü Yoktur. Allah-u Teâlâ Âyet-i Kerime’lerinde Şöyle Buyuruyor:

    “Andolsun ki Biz Âdemoğullarını Üstün Bir İzzet ve Şerefe Mazhar Kıldık.” (İsrâ: 70)

    “Kendi Kendinizi Katletmeyin.” (Nisâ: 29)
    Bu Bir Emr-i İlâhî’dir.

    “Kendi Elinizle Kendinizi Tehlikeye Atmayın.” (Bakara: 195)
    Bu da Bir Emr-i İlâhî’dir.

    derginin tamamına üstteki linkten ulaşabilirsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


eleven − 2 =