Karanlık

Ben çocukken Avrupa’da Ortaçağ’ın İstanbul’un Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesiyle bittiğini öğrenmiştim. Ortaçağ, malumunuz o zamanlar Karanlık Çağ deniliyordu. Geri, dinci, banyosu bile yoklar, bir avuç hayvani yaratık.

Gözümün önüne hep  Sultan Mehmet hani o bildiğimiz at üstünde resmi, aynen öyle canlanmış, sahnede kaba yünden sıçan rengi bir perde. Ortasından cart diye kılıcını sokup sahne ortasına geliyor. Birden ışıklar aydınlık aydınlık. Rönesans diye bir koskocaman bir sandık getiriyorlar. İçi açılıyor: Hop Da Vinci! Hop laboratuvar test tüpleri! Seyirci koltuğumda biraz kalksam, Mozart’ın beyaz perukasını göreceğim.

Allah allah derdim, nasıl oluyor da birinin imparatorluğunu yıkıyoruz da Avrupa karanlıktan aydınlığa çıkıyor. Üstelik hala düşman olduğumuz halde! Biz onları yok edince onlar ilerliyor! Yani nasıl oluyor da oluyor?

O zamanlar dünyada bir konsensus var sanıyordum. Yılbaşı gibi. Şimdi şu çağ bitti. Tamam, bu çağ başladı. Ona göre yaşayacağız.

Meğer o çağın bu çağın bitiş, başlayış tarihleri bile tartışılır konularmış. Hem de Ortaçağ öyle yeraltı mağarası gibi karanlık da değilmiş. Bir dolu sanat eserleri, kitaplar, düşünürler, bilimadamları doğurmuş. Bir de İslam’ın Altın Çağı denen birşey var ki,  İslam olan herkesin çok gururlandığı o filozoflarla bilimciler cinsinden insanlar bugün ortaya çıksalar, nesillerinin şimdi yaşadığı o ülkelerde din adamlarına yem olurlar.

Anatol’un sınıfı yılbaşı gösterilerine hazırlanıyorlar. Sınıfta sıranın yanında ayağa kalkıp şarkılarının provasını yapıyorlarmış. Anatol ortaya doğru ilerleyip, orada söylemeyi seviyormuş şarkıları. Öbür öğrenciler yerine git diye uyarmışlar. O zaman onlara söyleyecek çok çok kötü bir cümle gelmiş aklına ama söylememiş.

Cümle: Siz kendi işinize bakın.

Neden sınıfın ortasında söylemek istiyorsun şarkıları diye sordum. Çünkü ortada durunca kendisini sahnede gibi hissediyormuş, sanki seyircilere söylüyormuş gibi.

Çocuklara konserler veren Chroma grubumla yeni bir konser kosepti üzerine çalışıyoruz. Bu sefer tamamını ben yazdım.

Bir ev alma arayışındayız. Brian salonda konserler vermek istiyor. Ya da garajı yeterince geniş olsun, sahneye çevirelim diyor.

Müslümanlık’ta tanrı resmi çizmek yasak olmasaydı, nasıl bir şekil tanrı çizerdi ressamlar? Hristiyanlar gibi mi? Yahudiler de canlı resmi çizmezler Müslümanlar gibi. Ve tabii tanrılarının imajını da çizmezler.

Tanrı insanları kendi imajından yarattıysa insan tipli birşey olmalı.

Müslümanlar’la Yahudiler put yerine koyup da tapılmasın diye çizmiyorlarmış resim. Ben evindeki herhangi bir resmin önünde diz çöküp dua edeni hiç görmedim şimdiye kadar. Ama fotoğraflarının en güzelini seçip, fotoshoplayıp facebook’a koyan, birileri beğenmiş mi diye defalarca kontrol eden, imajını olabildiğince yukarıda tutan, kısacası kendine ve kendi yarattığı imajına tapan milyonlarcası var. Her dinden. Demek fotoğrafı da yasaklamalı. Hristiyanlık’ta 7 Ölümcül Günah denen birşey var. Galiba şimdi Papa yeni bir günahlar eklemişti. Kızgınlık, mala mülke ihtiras, fiziksel zevklere ihtiras, tembellik,  gurur, kıskançlık, oburluk. Ama bence günahların en büyüğü kibir olmalı.

Ayda bir uğrayan Yahova Şahitleri’m vardı. Kapı arasından sohbet ediyorduk. Onlar beni kurtarmaya çalışıyorlardı, ben onların endişelerine su serpmeye çalışıyordum. son geldiklerinde dedim ki: Ben elimden geldiğince iyi olmaya çalışan bir insanım. Daha olmadım ve olacağım da yok ama üstünde sonsuza kadar çalıştığım bir projeyim. Şimdi dünyada bu kadar kötü insan varken, yukarıda şımarık bir adam, tahtında oturmuş, illa Elif bana teşekkür etsin, elimi öpsün, babası olduğumu itiraf etsin diye sıkım sıkım sıkınıyor. Ben onu o kadar okuttum, büyüttüm, bayramlarda bir ziyaretime gelmiyor gibisinden huysuz ve dırdırcı ve bu kadar egosuna düşkün ve hatta kibirli bir yaradan. Benim tepemde böyle bir gücün oturduğuna inanmam mümkün değil ki! Eğer varsa- ki yok, yaptıklarıma bakar, kendisinden korkmayan bu insanın kendi vicdanına dayanarak eylediğiiyisi çoksa ne güzel. Eğer yoksa, ben zaten insanlıkla aramdaki sözleşme adına- çünkü bizler toplumsal hayvanlarız ve ahlak kurallarıyla yaşamazsak soyumuz tükenir- böyle elimden geldiğince iyi yaşamaya çalışıyorum. İçim rahat, iyi olduğum (olmaya çalıştığım) için başıma gelen bir kaybım yok.

İlk kez o gün yüzlerinin kızarıp sarardığını gördüm. Bir daha da gelmediler. Ümitlerini mi kestiler, acaba mantıklı geldi de şeytan bu kadın, bizi dinden çıkaracak diye mi düşündüler? Halbuki seviyordum ayaküstü sohbeti. Karşılıklı insanlar, aşılmaz duvarların arkasından birbirimize el sallayıp küçük kağıtlarda notlar yolluyorduk sanki.

Salzburg Festivali’nde 1920’den beri bir oyun tekrar tekrar sahneleniyor: Everyman (Kabaca Sıradan Biri- Herhangi Biri gibi tercüme edilebilinir.) 15. yüzyıldan bir İngiliz ahlak oyunu. Tanrı insanoğlunun ne kadar da materyalist olduğuna yanıyor. (İnsanı deri ve kemeik ve sinir uçlarından yaratıp, sonra amma da materyalistler diye sızlanmanın mantığı tartışılır. Hem mideleri kazınacak, cinsel içgüdüleri kulaklarından fışkıracak, canları yanacak, hastalanacaklar, üşüyecekler, hem de bunların hiçbiri yokmuş gibi davranacaklar! Pöh! O zaman başka materyal kullanıp yapacaktın insanı. Çamur, ilik, kan, kastan bu kadar.)

Tanrı aşağıya Ölüm’ü gönderiyor. Ölüm sıradan birine gidip vaktin geldi, gidiyoruz diyor. Ama sıradan adam öbür dünyada nereye yollanacağından endişeli. Ölüm’e para yedirmeye çalışıyor, biraz daha zaman versin istiyor. Heyhat! Vakit gelmiş. Ölüm diyor ki, o zaman yanına bir dostunu katayım. O senin iyiliklerine tanıklık eder.

Sürpriz değil, dost adamla öbür dünyaya gitmeyi reddediyor. Burada eğlenmeye var ama öbür taraf biraz fazla uzak ve karanlık ve korkunç. Akrabalar da ı-ıh, gitmeyiz diyorlar. Satın aldığı şeyler de eşlik etmiyorlar. Hem de yoksullarla paylaşmadığı için, Tanrı gözünde daha da kötü durumlara düşecek. “İyilikler” dermansız kalıyor. Sonunda kızkardeşinin eşliğinde günah çıkarıyor, af diliyor. Hatta kırbaçla kendisini kırbaçlıyor. Bunun üzerine “İyilikler” geri dönüyor. Yanlarında güzellik, 5 duyu, akıllılık ve bilgi. Ama bilgi hariç, diğerleri bizim iki kafadarı yolda bırakıyorlar. Sıradan adam mezarına girip ölüyor. Başucunda yola onunla devam etmeyecek olan “Bilgi” ve onunla gidecek olan “İyilikler”. Cennette buluşuyorlar.

Perde!!!

4 Comments

  1. Bence seni Yahova şahiterine duymaktan korktukları şeyleri söyledin. İçlerinde derinlerde bir yerde üstü örtülüp uyutulmumş kuşkuyu uyandırdın. Acaba? Ya haklıysa diye düşündürdün..
    Belki de olaya bu açıdan bakmak akıllarından geçmemişti. Birden zihinleri açıldı, herkese zorla ermeye çalıştıkları broşürleri de geçerken bir dönüşüm çöpüne atıp bir daha semtine uğramadılar 🙂
    Nasıl senaryo ama…

    Seviyorum Ortaçağdan Anatol’un konserine, oradan Tanrıyı resmetmek günahından Salzbugh festivaline atlayığını 🙂 Akıllıca…

  2. zaten kibir en büyük günahlardan.tarihten bu yana insanlar kibirleri yüzünden savaş yapmış.kibir o kadar kötüdür ki insanın kendinden büyük bir yaratıcıyı kabullenmeyecek kadar büyüyebilir.zaten o ahlak dediğiniz şeyin de kaynağı dinlerdir.mevlananın evrensel ahlak ilkesi dediği şey.elbetteki Allahın kazanacağı bir şey yok biz iman etmeyince.biz onu zorlukla değil mantığımızla biliyoruz.çünkü biliyoruzki bu dünya adil değil ve kötülük yapan insanların yanına kalmayacak bunlara gören ve işiten birileri var.ayrıca hiçbir şeyin kendi kendine olmayacağını biliyoruz.ve onun için birşeyler yapmayı kendimize borç biliyoruz.düşünüyoruzki 24 saati veren Allah 1 saat bile sürmeyen ibadetleri bizden isteyebilir.ve bizde bunu zevkle yapabiliriz.geri kalanı ahlak dedğimiz insan olmanın gerektirdiği şeyler zaten.

  3. yine zevkle okudum…ama son dönem sanki bizim ülke karanlık çağa çekildi avrupa pek aydınlık gibi duruyor,yada bir çok kişi öyle sanıp üzülüyormu??

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


17 − 9 =