Karanfil ve Diğerleri

Çocukluğumu hatırlıyor muyum? Yoksa hatırladığımı sandığım şeyler bana anlatılanlar mı? Siyah üstüne badana damlamış gibi renkli noktalar serpilmiş yer karolarımızı hatırlıyorum. Dengemi kaybedip yüzüstü düştüğümü, annemin koşup şişen alnıma baktığını, mutfaktan ekmek içi alıp çiğnediğini, alnıma bastırdığını… Hatırlıyor muyum? O kadar küçük yaşta olmuş bir olayı hatırlamama imkan var mı?

Ama bazı insanları hatırladığımdan eminim. Mesela Karanfil’i bal gibi kendim hatırlıyorum. Babamın işyerinin oralarda bir ayakkabı tamircisiydi Karanfil. Bir iki basamakla inilen, küçücük bir dükkanı vardı. Duvarları kullanılmaktan, üst üste boyanmaktan ve kimbilir daha ne sebeplerden dolayı kat kat kalınlaşmış, mağaralaşmış, köşeleri yuvarlaklaşmış, her tarafı raflar, boyalar, ayakkabılarla ve daha bilumum ayakkabıcılık alet edevatıyla dolu bir dükkandı. Kaç kere gittiğimi hatırlamıyorum Karanfil’in dükkanına. Belki birkaç kez, belki defalarca. Nasıl hitap ediyordum Karanfil’e? Karanfil Amca? Sadece Karanfil? Beyaz saçlarını, kemikli suratını ve ince uzun siluetini hayal meyal hatırlıyorum. Galiba Ermeni’ydi Karanfil. Belki de Yahudi, kim bilir? Anneme sorsam belki bilir. Bir keresinde “Karanfil’i hatırlıyor musun?” diye sormuştum anneme. (Belki de babama sormuştum.) “Evet, demişti. “Amerika’da bir oğlu vardı galiba.” Hayal kırıklığına uğramıştım çok. Karanfil’in nasıl oğlu olur? O benim için, sadece benim hatıralarımda yaşayan, Noel Baba gibi bir şey! Oğluymuş! Pöh! O yüzden Ermeni miydi, Yahudi miydi sormam. Azınlıktı, değişikti işte. Neyse neydi. Noel Baba nereli? Bana ne.

Bir de iki ihtiyar kadın yaşardı oralarda. Ara sıra babamın işyerine uğrarlardı. Ama hep tek tek. Biri kapkara saçlı, biri bembeyaz saçlıydı. Biri Ermeni, biri Rum’du. Bunu biliyorum, anneme sormama gerek yok. Çok ama çok yaşlılardı. Şu kafası sallanan cadı heykelcikleri gibi, burunları çenelerine uzamıştı. Ben onlardan çekinirdim, hatta korkardım. Babamın yüksek koltuğunun arkasına sokulurdum geldiklerinde. Ama yaşlılardan, çirkinlerden korkmak ayıptır diye yine de yüzümü göstermeğe çalışırdım. Belki de çok yaşlı değillerdi. Belki burunları da, çeneleri de pek güzel ve yerli yerindeydi. Ama ben böyle hatırlıyorum.

Babamın işyeri Langa’daydı. Langa’nın sokaklarını, köpekli delisini, yoğurtçu aileyi, bakkaldan öğlenleri yaptırdığımız eski kaşar doldurulmuş sıcak ve taze ekmeği (veresiye defterine yazdırırdık), köşedeki araba tamircisini, babamın ilk kez yabancı bir otomobil alıp da park ettiği sokağı (Alfa Romeo değil, Alfa Sud; çünkü mazotlu ve kırmızı), işyerinin hiçbir yere değmese de insanın üstüne yapışan tozunu hatırlıyorum. Ama bugün İstanbul’da Langa’ya git deseler semti bulamam. Yine de öyle bir his var ki içimde, sanki Karanfil ve diğerleri hala orada bir yerlerde yaşıyorlar. Gitsem hepsi beni tanır, hatırlar. Ama gerçek öyle değil. O yüzden de ben bir daha Langa’ya gitmek istemiyorum.

2 Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


13 + eighteen =