Karaciğer

 

Geçen gün aynı kişiler tarafından çekilmiş 2 güzel dökümanter seyrettim ama son beş dakikalarının sesini kısıp, sadece görüntüye takılmak şartıyla.

Dökümanterlerin birini Etiyopya’nın girilmemiş ormanlarında, diğerini Amazonlar’ın biryerlerinde çekmişler. İkisinde de hayatlarında , hemen hiç beyaz görmemiş insanların köylerine gidiyorlar. Bu insanlar Taş Devri yaşayan, ormanda doğal olarak protein bulma zorluğundan dolayı bolca böcek, kuş yiyen, ağaç içlerini saatlerce ovalayıp, hamur edip pişirip yiyen, el ayak parmağından fazlasını saymaya ihtiyacı olmadığından sayılara isim bile koymamış insanlar. Buraya kadar dökümanterler çok ama çok enteresan. Elinde mızrağı, istenmeyen misafirler karşısında ürkek vahşi hayvanlar gibi ses çıkaran, karşısındakini korkutmaya çalışan ama kendisi de çok korkmuş bir adam, memelerine asılmış bebeklerle hamur yapan kadın, alt dudaklarına kocaman tabaklar geçirmiş genç kızlar, köpek yavrularıyla oynayan, tek başına salla açılan minicik çocuklar, heps, heps, çok enteresan. Ama bazen dökümanterciler illa kendi fikirlerini eklemek istiyorlar filmlerine. Öylesi de olabilir tabii, ama onu zaten baştan bilirsiniz. Son anda yol kırıp ketenpereye getirilmeye çalışmak hoş değil.

 

Şöyle ki, meğer biz bu insanların ruhlarını, duygu ve hareketlerini saf saymalıymışız, çünkü biz bozulmuşuzmuşuz. Bu insanlar mal mülk peşinde değilmişler ve ne de safmış hisleri! Bizim gibi savaşlarda ahlaklarının kızlığını kaybetmemişlermiş.

Yahu bal, iki dakika önce, oraların en korkulan topluluğu senin botunu çevirdi, de ipine asılıp hediye vermezsen boğazını keserim hareketleri yapmadı mı? Bir sürü Kalaşnikof’lu yerlinin köyleri yağma ettiğini duymadın mı? Sınırlarını geçenleri yakalayıp yiyenlerin gösterdikleri kafatasları neydi? Ya o boyunlarındaki, kollarındaki süsler, ipler, deniz kabukları, yüzlerindeki boyalar? Mal mülk edinme isteği illa Maserati alma hırsı mıdır? Yani beyaz görmedi diye bir insan, ormanda da yaşıyorsa, Asil Vahşi midir? Rousseau’yu hatırlattı bana bu. Asaletli Vahşi’sini. Kendini kötülük, muzurluk, fenalık, malcılık, hırs konusunda yukarıda görmek, bu insanları çocuk yerine koymak (ki çocuk da hırslı, yalancı, kötü, kavgacıdır yeri geldiğinde- ben hayalimizdeki saf çocuktan bahsediyorum daha çok), bir çeşit burnu büyüklük gibi geliyor bana. Ve sürekli yaşamayacağımızı bildiğimiz toplumlara sığ bakıp, yaaa işte böyle ve biz de zaten bizleri değiştiremeyiz gibisinden tembel düşünce. Türkler’de de vardır bu tuhaf nostalji. Nostalji olması için başından geçmiş olması lazım, oysa bu başka bir çeşit nostalji. Kafamızdaki basit hayat resmine nostalji. Ah, şu köylüler ne de mutludurlar, basit hayatlarıyla, sevimli sevimli çapa çapalarlar, bıcır bıcır yemek pişirirler, şeker şeker uyurlar yataklarında, ne tivi isterler, ne birşey. Hatta çocukları oyuncak bile istemez! Onlar kumaş parçasından bebek yapar oynarlar. Taş bebek getirsen yüzüne bakmazlar.

Amazon’da, Afrika’da bunlar da mı bozulmuş diye yerinmek yersiz. Taş Devri’nde de mal mülk edinmek istiyorduk biz. Yoksa insanoğlunun başardığı işler başarılmaz, herkes bir kaşık aşım, bir ufacık mağaram diye yaşayıp giderdi. Toprağına sokmamak da her ne kadar pek çirkin görünse de, elzemdir. Çünkü o zaman yol geçen hanına döner yerin, av hayvanın kalmaz, toplanacak böğürtlen bulamazsın, kimisi gelir çanak çömlek çalar, kimisi çocuk, kimisi kadın. Eh, geçirt herkesi, bakalım kaç mevsim kalırsın ayakta.

En sevdiğim mitoloji karakterlerinden biri Prometeus. Prometeus bir Titan idi. Yani Olimpos tanrılarının tahtından ettikleri, eski tanrılardan. İnsanların kaderiyle oynayan, hırçın, kıskanç tanrıların aksine, insanlığa değer veren, insanlara yardımcı olmaya çalışan bir tanrıydı. Zeus’tan ateş çalıp, insanlara vermiştir. Ama daha önce daha da fenasını yapmıştı. Pek zeki, kurnazdı üstelik.

Zeus’a sormuşlar; Prometeus sana iki kurban hazırladı, hangisini seçersin? Biri yağlı, gösterişli bir kurban derisinin altına sokuşturulmuş kemikler. Diğeri hayvan midesine doldurulmuş nefis etler. Zeus gösteriş meraklısı, yağlı, besili deriye sarılmış kemikleri seçmiş bilmeden. Sonra bir de bakmış, meğer kurban uyduruk kurban. O zamandan beri, insanlar Zeus’un seçtiği kurbanı kurban verirlermiş, etini kendilerine saklayarak.

Çok kızmış Zeus, tahmin edersiniz. Prometeus tarafından küçük düşürülmüş, hem de yanlış seçimle, bütün tanrıları bir deri bir kemiğe mahkum etmiş. Öç almak için, Prometeus’un en sevdiği şeyi cezalandırmış da, insanoğlunun elinden ateşi alıvermiş. Prometeus da gitmiş, rezenenin ot kısımlarını ateşle tutuşturmuş, koşmuş insanoğullarına vermiş.

Bu nasıl bir başkaldırmadır???? Zeus karşılığında insanlara (erkeklere) ilk kadın insan Pandora’yı yollamış. Malum, Pandora meraklı kadının teki, kucağında Zeus’un verdiği kutu. İçine bir bakıvereyim demiş ki bütün acılar, kötülükler, mutsuzluklar, fenalıklar, üzüntüler dünyaya saçılıvermiş. Pandora hemen kapatmış kapağını ama bir tek umut kalmış o kutuda.

Gördüğünüz gibi, bütün dinler ilk günahı illa ilk kadına işletecekler! Ya elma yeriz biz, ya kutu açarız. Böyle bir bela erkeklerin başına!

Zeus bununla kalmamış tabii, Prometeus’u Kafkas Dağları’nda taşlara zincirlemiş. Her gün bir kartal gelir, bir yanını deşer, karaciğerini kopartıp kopartıp yermiş de, sabaha kadar düzelirmiş yarası- ölümsüzlük fena birşey bazen. Bu böyle sonsuza kadar sürüp gidesiymiş ama neyse ki Herkül gelip o kartalı hakladı da, biz de huzur bulduk. Efsanenin başka yazılışlarında, Prometeus sadece ateşi vermedi insanoğluna, bir de üstüne yazıyı, matematiği, tarımı, tıbbı ve bilimi verdi. Siz Amazonlar’ın balta girmemiş, prometeus görmemiş ormanlarında yaşayanlara özenebilirsiniz belki, ama ben Prometeus’a minnettarım. Adam sonuçta bunları kötüye kullanıp, silah, video oyunları, alışveriş merkezleri yapalım diye vermedi herhalde. Tanrılar birşey verir ama senin onu nasıl kullandığın onların sorumluluğu mudur?

Laf yerindeyken, şu bazı en büyük tanrıların insanların bilgisine duydukları kıskançlığı da anlayamıyorum doğrusu. Birisi ateşleri olmasın ister, diğeri bilgiyi yasak ağaç ilan eder, illa dokunmayacaksın, sırlarımı bilmeyeceksin diye tutturur. Demek çekindikleri birşey var. Ne demişler? Herşeyin başı eğitim. Yani bilgi. Bilgisiz topluluklar, tanrılara sürü oluyor.

 

(Kartal- ya da bazı yazılara göre akbaba neden Prometeus’un karaciğerini yermiş de mesela beynini, kalbini yemezmiş diye merak ettiniz mi hiç? Çünkü karaciğer kendini yenileyen ender organlardan biridir. Diğeri deri. Evet efenim, deri bir organdır. İnanmayan google’lasın. Ortadoğu ve akdeniz’de kurban edilen hayvanların karaciğerine bakıp, geleceği görmeye çalışırlarmış. Bir çeşir karaciğer falı. Yunanlar, karaciğerin en fena insan huylarının tutulduğu organ olduğuna inanırlarmış. Kıskançlık, haset, kızgınlık, vesaire. Biz de ciğerim deriz en sevdiklerimize. Ciğerimin köşesi. Canım ciğerim. Ciğerim yandı deriz ama o acaba akciğer mi- kalbe yakın olduğundan, ağlarken mesela bir de acır akciğerler. Ciğersiz adam deriz. Ciğeri beş para etmez deriz. Ciğerini sökerim deriz, kalbini, beynini değil! Ciğerini okurum deriz, karıştırdığı haltları, daha o karıştıramadan bilirim anlamında. Bütün bu ciğer lafları karaciğer olmalı- organlar ve duygular ve ruh ve düşüncelerin yerleri çok başkaydı bir zamanlar ama bazı alışkanlıklar, nereden geldiğini bilmesek ve hatta ne dediğimizi tam anlamasak da kalıyor. İsa’nın bile ciğerine sokmuşlardı mızrağı, yarası sağ tarafında, karaciğerinin oradadır. Büyük ihtimalle İsa, Prometeus ve Diyonizos’un metamorfoza uğramış şekli. İnsanları seven bir tanrı. Ancak sanırım Prometeus’un insanlara ulaştırmaya çalıştığı medeniyet bilgisi, İsa’nın ulaştırmaya çalıştığı tanrı bilgisinden daha yakın geldiği için bana, yine de Prometeus’un karakterine daha bir başka hisler duyuyorum.)

 

 

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


20 + five =