İnsaniyetin Namı

Jared Diamond, Düne Kadar Dünya gibimsi tercüme edilebilinecek bir kitap yazmış. Daha önceki kitaplarını okumuştum, buna başladım şimdi. Henüz bitiremedim ama bayağı bir ilerledim. Silahlar, Mikroplar ve Çelik cinsinden tercüme edilebilinecek bir kitabı çok meşhur olmuştu bir zamanlar. Bazı toplumların neden ilerleyemediği sorununa ırktır, kültürdür değil de, coğrafyadır, o coğrafyada yetişemeyen bitkiler, ıslah edilemeyen toprak ve evcilleştirilemeyen hayvanlar ve baş edilemeyen hastalıklardır cevabını vermişti.

Bu kitabında insanoğlunun geçmişine, bugüm ilkel dediğimiz şartlarda yaşayan insanların hayatlarına bakarak cevap bulmaya çalışıyor. Ancak! Ben medeniyet yolunun neden sanki bütün bebeklerin büyürken aynı yollardan geçtiği gibi bir yol tutturması gerektiğini anlamış değilim. Yani tamam, bir aylık bebek şu noktadadır, 6 aylık şudur, birbuçuk yaş böyledir. Ya geri kalınır, ya aynen takılınır ve ya da ileridir bebek. ama böyle bir ortalama tutturarak normal gelişip gelişmediğini tahmin etmek mümkün olur, gerekirse müdahale edilir vesaire. Bütün bebekler de aşağı yukarı aynı yoldan geçiyor- Moğol bebeği de, Fransız bebeği de, Avusturalya’nın bushman’i de.  İnsanlığın yolu da böyle midir? İlla avcılıktan tarıma geçecek, görev paylaşımı olacak, ticaret, yazı, vesaire vesaire ile olgunlaşma çağına varacak. Yani bugün ormanlarda yerden fındık fıstık toplayıp maymun avlayanlar bizim bebekliğimize mi tekamül ediyor? Belki de aynı yolun yolcusu değiliz zaten. Kaç milyon yıldır bir baltanın sapı anca olmuşlar, hatta olamamışlar, hala taşı birbirine sürtüp ateş yakıyorlar, belki de bu kadar onların yolu. zaten illa yol almak mı lazım? Belki döne döne yaşamak da bir yaşamaktır. Bazı toplumlarda zaman mefhumu yokmuş mesela. Dönüp duran bir dönencenin içinde bir dişli. Biz de dişliyiz de,  kültürel olarak varsayıyoruz ki dişlisi olduğuımuz teker bir büyük otomobildir ve inşallah ilerlemektedir. Sanki öyle bir haldeyiz ki, her ne kadar eski günleri büyük bir özlemle yad ediyorsak da, bütün amacımız çocuklarımızın dünyasının bizim bile tanıyamayacağımız derecede değişik bir dünya olması. Evreni dönüp duran bir dönence olarak gören bir topluluğun bizlerin bebeklik dönemini yaşadığına inanmıyorum ben. Ancak içlerinden bir devrimci çıkacak, abi ya, diyecek, şu evin şurasına bir oda daha yapsak yani, daha iyi oolmaz mıydı? O zaman başka yola sapacaklar. “Medeniyet” yoluna.

İlkel toplumlara avanak avanak hayranlık duyanlardan değilim doğrusu. Bizden daha naif, daha iyi, daha mutlu oldukları doğru değil. birkaç kitap okumak, iyi belgesel seyretmek bile insanı o sersemliğinden silkeleyiveriyor. ama doğal bir arzudur, herşeyi satıp savayım anasını satayım, ormanda yaşayayım. Cesedimi yesin kurt kuş iki günde. İnsanın yaptığını hayvanlar yapmıyorlar birbirlerine derler, o da tam doğru değil. Hayvanlar da işkence ediyorlar, zevk için öldürüyorlar, kavga dövüş ediyorlar. Hala öyle davranıyor olmamız tuhaf. Ya da değil.

Bunları düşünürken birden ne alaka, Amerika’da yaşayan bazı Türkler’in ırkçı söylemlerini düşündüm bir de. Özellikle geldikleri birkaç seneyi aşmamışlarda oluyor: Çinliler çok şöyle yaaaa, aman zenci mahallesi, yaaaa şu Meksikalılar da çok böyle! Türkiye’de fazla ırk millet görmemiş olmaktan kaynaklanıyor olabilir tabii. Hele bir de kültürel olarak kendi üstünlüğünü varsaymaya alışkın ise, birden bire her cins, kılık tip, güzel çirkin insanın eşit olduğu, aynı kendine güvenle dolaştığı bir memleket biraz tuhaf geliyor. Belki zenciler biraz daha kölemsi gülümseseler, Çinliler başlarını eğse filan daha rahat edeceğiz Türkler olarak. Ama bir de sanki başka bir sebebi var Türkler’in ırkçılığının- zaten oldukça ırkçı bir kültürden geliyorlar ama o da değil- sanki bu herşeyi yabancı, değişik, tuhaf olduğu dünyada eğer ki kategorize ederlerse insanları, daha düzenli hale geliyor ortam. Bu adam bu cinstir, onu şu beyin kutuma koyayım gibisinden.

Bazen bazı çeşit ırkçılığın arada kopabilecek kıvılcımları sakinleştirdiğini düşünüyorum bir de. Mesela Çin marketinde Çinli kadın arabasını ayağınızın üstündemn geçirip sıranızı kapıp suratınıza bakmadan belli ki sizin ahkkınızda yanındakine Çince birşeyler söylerken içinizdeki sibop ırkçılığınız sayesinde patlamıyor. Diyorsunuz ki bu bana kasıtlı yapılmış bir davranış değil ki! Bütün Çinliler böyle, kaba saba.

Günde belki yirmi şey yazmak istiyorum, sonra bakıyorum su olmuş saatler, akıp gitmik parmaklarımın arasından! Bundan gayri bir cümle bile olsa gireceğim buraya, ya da kafayı yiyeceğim!

arada yeni bir haber: Amerika’da yaşayan Türkler için ATNC.TV adında bir internet televizyonu kuruldu. Ve ben deniz orada programlar yapmaya başladım. birkaçının başlıkları: Elif’in Mutfağı, Bugün Ne Pişirsem? Müthiş Türkler ve Dostları, Yalnız Değilsiniz. Eskiden Elele’de yazdığım Seksper köşesinden esinlenerek, onu da bir tivi programı haline getirmeyi düşünüyorum. İnternetten gelen sorulara bir programda cevap vermek şeklinde.

Televizyonun linki şudur: http://atnc.tv/

Elif’in Mutfağı programının ilk bölümünü seyretmek için: http://www.youtube.com/watch?v=ONd7hCgdw9g&feature=player_embedded

Bugün Ne Pişirsem problemini çözmek için: http://www.youtube.com/watch?v=B0ck_36eFfA&feature=player_embedded

Programlar devamlı değişecek, durup dinlenmeden çekim yapıyoruz. Takip etmenin en iyi yolu ya atnc.tv ‘ye girmek, ya da facebooktan hepsini toparladığım sayfayı tıklamak: http://www.facebook.com/ElifSavasFelsenAtnctvde?ref=ts&fref=ts

Yalnız Değilsiniz programında Amerika’da yaşayan Türkler’in dertlerine deva olabileceğim insanlarla röportajlar yapıyorum, Müthiş Türkler ve Dostları da burada başarılı olmuş Türkler veya klasik olarak Türk işidir diye bildiğimiz işlere girmiş yabancılarla yaptığım röportajlar. onlar da gelmek üzere.

Bütün bu programlar için soru, dilek kabul ediyorum. Görmek istediğiniz şeyleri yazın, yer vereyim.

Bir de fotoğraf koyayım şuraya. Bunun adı su ayısı. Mikroskopla zor görünüyor. Antartika’dan bilmemnereye kadar dünyanın her tarafında çok yaygın yaşıyor, hafif nemli olmak şartıyla. Bizim medeniyet yollarından geçmemiş, tipinden de belli ki geçmeye hiç niyeti yok. Ama ilkel kabile usulü hastamı terkedeyim, düşmanımın ciğerini söküp suyuna çorba yapayım streslerine de mezur değil. Öyle bir yapısı varmış ki, kaynatılsa, kurutulsa bile ölüm uykusuna yatıyormuş ama uyanabiliyormuş da o uykudan. Zaten biz de kaynasak da, kurusak da, donsak da ölüm uykusuna yatıp kalkabilsek sanki hiç savaşmayız artık gibi geliyor. Acaba mı?

 

71580_577724002242579_1471805426_n

2 Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


two × 4 =