Illa Yazacağım

Brian’ın büyük halası bu Eylül’de 100 yaşına giriyor. Uzun zaman oldu, hakkında yazmıştım. O zaman 96 mıymış? Tek başına yaşıyor hala. Bir kadın var, Polonyalı, hafta içlerinde sabahtan öğlene kadar onunla. Sonra yalnız. Aklı yerinde, zehir gibi, dili de öyledir. Ama bir yıkıntı görmeye başlamıştım son zamanlarda o kalede. Belli ki düşman girecek kadar geniş. Tam iyi duyamadığı halde kulaklık takmayı reddediyordu. Duyamadığı şeyi de itiraf etmemek için biraz uyduruyordu. Önce o sandım. Ama değil.

Bu haftasonu gittik ziyaretine. İsimleri karıştırdığı, kimin kimin nesi olduğunu birbirine soktuğu, gelmemiş ziyaretçilerden bahsedip, gelenleri unuttuğu oluyordu. Ama bu sefer kendisini bir bakımevinde sanıyor. Avukatlar neden beni buraya koydular? Evime dönmek istiyorum. Kimse benimle ilgilenmiyor. Galiba yaşadığımı unuttular. Yeğenlere söylüyorum ama herkesin bir hayat gailesi olduğundan… Böyle uzayıp giden, çaresiz bir çocuğun mırıl mırıl söylediği laflar.

Giderken sordum: Zonka, seni yatağına götüreyim mi? Yok. Yemek vereyim mi? Tuvalete götüreyim mi? Yok. Yok. Böyle mi oturacaksın? Evet.

Bizi kapıdan geçirmeye çalıştı ama sandalyeden kalkamadı. Eli masada. Bacakları, kaburgaları, içi boş, üstü deriyle örtülü kemik yığını. Masasında plastik çiçekle dolu bir vazo. Öyle bıraktık, titrek. Bok gibi oldum.

Yetti dedim. Yetti Brian, bu kadının yeğenlerine mesaj yolla. Bu kadar olmaz. Ama hepsi birbirinden deli. En yakını olan kadın Afganistan’da asker. Zonka onu büyütmüş zamanında. Zonka sert mizaçlı. İnsan sevmez. İnatçı. Özgürlüğüne düşkün. Kadın Amerika’ya geldi mi kedi köpek gibi kavga ediyorlar. Ama Zonka ona çok düşkün. Öbür yeğen psikiyatrist. Başka bir deli. Öbür öbür yeğen New York’ta doktor. Deli gibi değil. Eşcinsel, zengin kocasıyla mutlu bir hayatı var. Los Angeles’a gelince Zonka’yla kalıyor. Ama beyinlerin içine girmek mümkün değil ki! Ne düşünüyor? Bu yeğenler birbirlerine girmiş haldeler mi? Bilemiyorum.

Biz dış kapının dış mandalı. Askerin buradaki kocası- İtalyan- hemen yetişti: Çok güçlüdür Zonka. O haline bakmayın. Ara sıra oluyor öyle. Psikiyatrist öttü: Sağlıklıykenden kalma kararları var Zonka’nın. Kendi başına yaşamak istiyor. Gelince ilgileneceğim.

Bak, dedim, Brian. Yakın olmadığın ve pek de sevmediğin bu insanlarla güreş meydanına çıkmak üzeresin. Seni, Zonka’ya yakın görünüp mirasına konmak istemekle suçlayacaklar. Çünkü hepsi deli. (Bir zaman önce Zonka’nın üst katında boşalan apartman dairesini satın alıp taşınmadık diye kızmışlardı bize!) Ama yapılması gereken birşey var. 3 aylık bebek gibi olmuş bir insanın üzerine kapıyı kapayıp, bir yerlerde öğlen yemeğine gidemeyiz. Bu kadına en azından hergün, 24 saat bakıcı lazım. Yeğenlere kabul ettireceksin. Ettirirken hiç layık olmadığın hakaretlere uğrayacaksın. Ama ya doğruyu yapmak lazım bu hayatta, ya da yapmamak. Arası olmuyor. Az-hafif etik diye birşey yok.

Şimdi peşrev kısmındayız. Umarım güreşmeye gerek kalmaz.

Ama! O kadar uzun zaman oldu. Hep araya birşey giriyor. Vallahi de bugün yazacağım, billahi de bugün yazacağım! Eskiden bilmediğin herşeyi öğrenmek için toparlanmış kitaplar vardı. Şimdi google tanrısına tapınıyoruz, bu tanrılara adak adamayalı çok oluyor. Öyle bir kitap duruyor banyoda. Orada okudum:

Le Pétomane!

Yani osuruk sanatçısı!Vallahi de billahi de, iki gözüm önüme aksın ki ve yalan söylüyorsam şuracıkta en kötü şey ne ise o olsun bana şak diye, Fransa’da böyle bir şovmen varmış zamanında. 1800’lerin sonunda doğup, 1900’ların ortalarına doğru bir zaman ölmüş. Karın kaslarına öyle hakimmiş ki, canı istediği zaman ve şekilli bir şekilde osurabiliyormuş. Osurmak yazıp durmasana, gaz çıkartmak filan desen? Yok canım, gaz kaçırmak, çıkartmak, onlar amatör kelimeler. Bu adam farklı notalardan küçük müzik parçaları bile osurabiliyormuş. Ama osuruğu bağırsaktan çıkma değil, dışarıdan içine hava çekebiliyormuş da öyle. Tayland’da vajinasıyla iki adet Çin sopası tutup, onlarla plastik yuvarlakları bir masadan diğerine taşıyabilen bir artist seyrettikten sonra, şaşırma desibelim bayağı düştü ama hani Paris’in o ünlü Kırmızı Değirmen’i (Moulin Rouge) içinde verilen bu osuruk performansları bilgisi de beni oldukça etkiledi! Seyircileri Kral 2. Leopold, Galler Prensi Edward ve Freud filanmış yani.

O Sole Mio ve La Marseillaise öttürebiliyormuş poposundan. La Marseillaise, Fransız’ın milli marşıdır. Sahnesinden osuruk marşı geçen, bunu kaldırabilmiş ve adamı cımbızla didikleyerek linç etmemiş bir ülkeyle birlikte Avrupa Birliği’nde bulunmak hayal. Zaten o konunun Türkiye görevlisi kimse, bu bilgi ona da gitmeli ve artık AB kutusuna bir kilit takılmalı.

Neyse efenim, bu adamcağız da şovu daha zarif salonlarda gösterilsin diye uğraşmış. Mesela bir şiiri varmış, hayvanlarla ilgili. O şiirin gerekli bölümünde durup hayvan sesi osuruyormuş. Gösterinin en heyecanlı yeri, çok kişi öldürmüş olan 1906 San Francisco depreminin osuruk ile canlandırılmasıymış.

1. Dünya Savaşı’nda insanların insanlara ettiğinde iğrenip, köşesine çekilmiş. Fırıncılık yapmış. Zaten şu son dünya savaşları çok şey götürdü insanlıktan. O hafiflik, mutluluk haliyok artık. Ne sanatta, ne birşeyde. Herşey köşeli. İnsanlar dünyanın mutlu bir yer olacağına dair inançlarını kaybettiler sanki.


9 Comments

  1. eee halaya ne oldu? yazının ortalarına doğru halanız size taşındı diye beklerken birden bir osuruk mevzu bahis oldu. O da ilginç bir tarihi detaymış. AB tespiti çok doğru.

  2. Yazının “osuruklu bölümüne ek olsun (bu örnek de gerçek):)

    Doğduğum köyde köyün en yoksul ailesinin reisi “Osuruklu Memet” diye biri vardı. Geçimi köy halkının sadakasına bağlıydı. Artık ona sadaka demek yerine, emek ücreti de denilebilirdi. O. Memet köy halkının kadrolu tiyatro sanatçısı ünvanını almıştı.
    Yaptığı iş, köyde nüfusu en kalabalık olan ailenin ve sülalenin tüm bireylerinin adlarının her birini söylerken önce bir osurmasıydı. cart, ahmet, cart ayşe, çart….vs.150 kişinin adını seri olarak böyle saydığını duyanlar anlatmıştı. Malum dindar halkın nüfusu dikkate alındığında, belki farkında olmadan fazla çocuk yapmanın ince eleştirisi gibi anlaşılabilirdi. Çünkü, nüfusu az olan aile bireylerinin adından önce bir osruk fırlatıldığı duyulmamıştı. Osuruğun esprisi, seri olarak çok sayıda atılmasıydı.
    O.Memed’in karşısında bir de Heko Ahmet vardı. H.Ahmedin özelliği ise, dilden esprisinin köy rajonuna göre güçlü olmasıydı. Biriyle alay ederken, gülmekten kırar geçrirdi yanındakileri.
    Şunu düşünmüştüm: bu ikiliyi tiyatro ekibi olarak bir araya getirdiğimizde, birinin kıçıyla diğerinin ağzı yan yana gelecekti. Buna da güldüler……

  3. Hala evinde. 1 yegen ve 1 yegen kocasiyla yazisip duruyor Brian. Bakalim, umarim yeterince rahatsiz etmeyi basarir da, birseyler yaparlar. Yasal olarak bizim hicbir hakkimiz yok uzerinde. Zaten bizimle yasamak filan kesinlikle istemez. Evinden cikmak istemiyor. Evinde bir yol bulunmasi lazim. Cok basit: butun gun ve hergun bir bakici. Ama Brian’in annesine gore, yegenler buyuk ihtimalle bakici tutup, kendilerine kalacak mirasi azaltmayi istemiyorlar. :o/ Daha da birsey yapmazlarsa, sosyal yardimi arayip sikayet edecegiz.

  4. 1. Dunya Savasi oncesi muzik, sanat, kultur ve yasamda cok buyuk fark var. Simdi herseyde bir ciddiyet, bir acimsi tat. Filmler gittikce vahsilesiyor. Hakikaten dunyanin yasadigi o vahset insanlara cok sey kaybettirdi. Baska yerlerde de ve devamli vahset oluyor ama Avrupa’nin birbirine girmesi, insanliga inanci kaybettirdi sanki. :o/

  5. servet egemenliği yarışı, savaşları kaçınılmaz kılıyor. kısıtlılık ve bilumum engeller de aşkı kaçınılmaz kılıyor.

    Bu benzerliğin kaçınılmaz sloganı ise hazır:
    “AŞKTA VE SAVAŞTA HER YOL MÜBAH”

    insanlık erdemi bu toprakta bu nedenle yeşermiyor! 20 tl.lik cep telefonu için insan kolu kesen yaratıklar da bu alemin ürünü olmalı?

  6. Geçen hafta yakın bir arkadaşım bahsetmisti(ona da başkası anlatmış); senin Tayland da bizzat şahit olduğun olayın değişik bir versiyonundan. Kadın vajinasıyla gazoz kapağı açıyormuş. Bana hiç inandırıcı gelmemişti. Bu insanlar hünerleri keşke başka şeylerde deneseler. Mesela “kansere çare bulmak” gibi!

  7. Vay be 100 yılı devirmek! Nasıl oluyor acaba? Nasıl hissediyor insan o yaşında? Bizlerin kaçı görecek o yaşı acaba? Ya da gören olacak mı?
    (Kitabın için kutluyorum sevgili Elif. Daha nicelerine kapı açsın!)

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


10 + fifteen =