Ilahi Fuat Hüsnü Bey!

Yukarıdaki fotoğraf, üvey dedemle ağabeyi. Üvey dedemle esas dedem kuzenlerdi. Dedem gönlünü başka bir kadına kaptırıp anneannemi bırakınca, biraz da aile meclisi kararıyla üvey dedem anneanneme talip olmuş. Birlikte yaptıkları çocukları yoktu ama anneannemin çocuklarına yakındı. Çok severdim. Çok kibar, neşeli bir adamdı. Serçe parmağına içinde benim için bir gofret olan paketi takar, trenle eve gelirdi. Güzel çiğbörek yapardı- ya da yemesini çok severdi ama galiba aile mitolojimizde güzel çiğbörek yaptığıyla ilgili hikayeler var. Annesi ve teyzeleri- biz dedemle de akraba olduklarından dolayı halalar derdik- eski tarz hanımlar, kahvenin yanında su ve kumaş peçeta getirilmediyse yüzlerini buruştururlarmış. Aklımda gerçek olup olmadığını bilmediğim bir imaj: Halalar yaşlı, masada oturuyorlar, dedem çiğbörek yapmış, şen şakrak, kahkala ile çınlayan bir akşamüstü çay ziyafeti.

Üvey dedemle esas dedem görüşürlerdi. Esas dedem, anneannemlere ziyarete gelirdi. Tatlı, iğneli sohbetler ederlerdi. Genel olarak anne tarafımın boşanmalarının, birleşmelerinin, gönül maceralarının, hayatın cıvıl cıvıl düzensizliğinde yoğurulmalarının benim sonradan başkalarına göre oldukça hoşgörülü olan dünya görüşümü şekillendirdiğini düşünüyorum. Özellikle anneannem, çılgın, hırçın ve sapına kadar kadın ve de sapına kadar kanlı canlı, ince, düzgün sesiyle şarkılar söyleyen, telefon sapıklarına kahkahalar atan, gıcığını temizlerken sanki boğazında kristal avizeler şıngırdayan güzel kadın. Bazen, eskimiş kütük gibi en küçük alevde parlayacak kuruluğa yaklaştığımda onu hatırlayıp şöyle bir amaaaan boşver diyorum. Çılgınlığının içinde akıl sağlığımın en lazım sübaplarındandır.

Yukarıdaki fotoğrafın arkasına yazmışlar: 1930. Namık Dedem -üvey dedemin adı Namık idi- Fenerbahçe Spor Klübü’nün üyelerindendi. İki kardeş klübe gidip tenis oynarlarmış. Sonuna kadar Fenerbahçeli’ydi. Sonuna kadar üyesiydi. Ben, babamdan dolayı Beşiktaş’ı tutardım. Böyle tek kaşını kaldırıp, hıh diye güler, bana takılırdı. Takım tutardı ama şimdi yaşıyor olsaydı, bugünün anlayışıyla takım tutmak ona yabancı gelirdi sanırım. Fenerbahçe şampiyon olunca bayrağını balkona asarlardı ama bir muzurluk vardı takım tutmasında. Öyle kanını canını filan vermeler ona arabesk gelirdi. Sanki öyle bir dönem vardı Türkiye’de. Eğer bayraklar, duygular çocuk tellerini titretip, boğazını sıkıştırıp gözlerini yaşartıyorsa buyursundu. Yok, yumruklarını sıktırıp, boynunda damarlar çıkarttırıyorsa ayıp ve aşırı ve arabeskti. Türk bayrağını asmanın bile anlamı değişti. Çocuksu çırpıntılar yok sanki. O bahsettiğim kuru, parlamaya hazır kütüklülük hali var. Herkesin gönlüne bir Servet Sevim Hanım lazım demekki.

Geçenlerde NewYorker Magazini’nde bir yazı okudum. Türkiye’de spor fanatikliği ve Çarşı ile ilgiliydi. O zaman öğrendim ki, resmi olarak Türk milletinin ilk futbolcusu Fuat Hüsnü Kayacan adında bir baymış. Binsekizyüzlü yılların sonlarında, Osmanlı’da hal eden İngilizler, bir futbol takımı kurmuşlar. İçlerinde Rumlar da varmış. Ama devlet Müslüman milletinin futbol oynamasını istemiyor. Tam sebebini anlayamadım. Yok, Muhammed’in çocuklarının kafasının kesilip top oynandığı vak’ası filan ama başka bir sebep olmalı. Yabancı ülkeden gelen bir spor olduğundan mıdır? Spor klübü, spor takımı şeyler fazla organize mi bulunduğundandır? Dinsel vesaire denilen şeylerin gerçek sebepleri genellikle politik veya sosyal bir endişe çıkıyor. Bu kadar taraftarın şimdi salıverilmesi, toplaşması, pankartlanmasına göz yumulması da ters cinsten bir politik endişenin şekillenmesi olmalı. Ekmek için yürüyeceklerine, agresif hormonlarını stadyumlarda haykırarak harcasınlar diye düşünülüyor herhalde. İnsan beyni aynı anda iki şeyi birden yapamaz. Ya biri, ya öteki. Bu geçiş genellikle saniyenin bilmemnekaçta birinde olacak şey ama öyle atraksiyonlar var ki dünyada, mesela futbol gibi, dikkatini üzerine aldı mı kara delik gibi, yakanı bırakmıyor. Damarını kesseler siyah- beyaz, sarı-kırmızı, sarı-lacivert akar sanıyorsun. Üstelik böyle renkli kanlı insanların da etrafta dolaştığını ve senin kanınınn akmasının onların umurunda olduğunu zannetmeye başlıyorsun.

Eskiden Roma İmparatorları, işler hafif sarpa sarınca hadiiii büyük bir festival düzenleyiverirlermiş arenada. Kendini yere atmış çocuğun eline oyuncak tutuşturmak gibi birşey. Becerikli anneler, yüz kasları oynamadan, heyecana ve strese kapılmadan, kendini yere atmış çocuğun eline derhal bir oyuncak tutuşturmayı iyi bilirler.

Neyse, lafım karışıyor sanki. Fuat Hüsnü Bey, Bobi takma adıyla Kadıköy Klübü’nde top peşinde koşarken yakalanmış. Ve sürülmüş! Osmanlı’nın batacağı neresinden belli olacak? Bu işi hiç bilememişler. Oysa bütün milletlerini top peşine düşürmeliydiler. O zaman batmazdı belki. Sırp, mırp diye ırk ve uluslaşıp bölüneceğine, kanım mor üstüne fuşye pointiye akıyor diye birleşirlerdi. Birbirlerine olan hırslarını savaş alanında değil, stadyum çıkışında alırlardı. Bayrak ve tişört satışları devletleştirilir, pankartlara vergi konulurdu. Oradan gelen kazançla da ekonomik zorluklara bir son verilirdi. Sonra padişah, ülke onun değil mi, ben size şurada stadyum yapma izni veriyorum, size şurayı kiralıyorum, öpün elimi bakiiim derdi. Her milletten, her din ve ırktan Osmanlı sevinçten ne yapacağını şaşırır, padişahın eteklerine kapanırdı.

Namık Dedem felç oldu, uzun süre öyle yaşadı. Çok az konuşabiliyordu, önce zorla yürüdü ama sonra yürüyemez durumdaydı. Yine de teyzemin onu mutlaka traş etmesini ister, kolonyalar sürdürtür, koluna saatini taktırır, şık giyinmek isterdi. Çok çok ama çok sinirlenince siktir git diye bağırırdı ama genel sinirler için aman sen de be derdi. Gözünde yaş gelene kadar gülerdi. Çok konuşamadığı için, sohbete yumuşak bir yaaaa, yaaa ile katılırdı. Maç seyrederken heyecanlı ve hevesli olduğunu ama öyle aşırı heyecanlara kapıldığını hatırlamıyorum. Herhalde birkaç milyoner topçunun kaçırdığı pas için kendini oradan oraya atmak fikrine çok gülerdi. Yanında yapana da aman sen de be derdi.

1 Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


2 + sixteen =