Gallipoli

Ben her Anzak Günü’nde şaşarım: Yahu ne meraklılar şu Yeni Zellandalılar, şu Avusturalyalılar taa dünyanın öbür tarafından gelip savaş meydanı gezmeye! Hayır yani, bizim gibi tarih defteri sade savaş dolu milletler olmadıkları için midir, nedir?

Sonra, bir ay önce Los Angeles’ın Türkiye Başkonsolosu’ndan bir telefon geldi. Yeni Zellanda’nın konsolosluğu Anzac Day töreni düzenliyormuş her yıl. Türkiye de davet ediliyormuş ancak bu sene programda değişiklik yapıp, törende Türkiye’nin marşı da söylensin istemişler. Görev bana verildi.

Sonra bir email fırtınasının içine düştüm. Yeni Zellanda’nın programı düzenleyen görevlisi ile ben diyeyim günde iki, siz diyin günde beş kere emailleşiyoruz. Sanırsınız düzenlenen anma töreni değil, 40 gün 40 gece sürecek bir karnaval! Kadın, doğal olarak herşey kusursuz olsun istiyor. Ortada dengelenecek 4 ülke var: Türkiye, İngiltere, Avusturalya ve onlar. Diplomatik şekilde fenalık basmak ne demekmiş, öğrenmeye başladım.

Program yolladılar ki, ne zaman oturacağız, ne zaman kalkacağız, ne zaman yürüyeceğiz, ne zaman ne diyeceğiz, noktası ve virgülüne kadar yazılı. Şu adam dua okuyacak, şu tenör (ö ile yazmamın sebebi var) ilahi söyleyecek, İngiltere başkonsolosu İncil’den pasaj okuyacak.  Tenör İngiliz milli marşını şeyedecek, Yeni Zellanda başkonsolosu konuşacak, marşı söyleyecek- hem Maorice, hem İngilizce- Türkiye başkonsolosu konuşacak, Atatürk’ün konuşmasını tekrarlayacak, ben İstiklal Marşı söyleyeceğim, Avusturalya başkonsolosu şiir okuyacak, dua, milli marş, bayraklar indirilecek, gayda çalacak, trompet çalacak, Amerikan milli marşı, dua, son konuşma.

Çok güzel anacığım ama ben sabahın kör karanlığında şehitliğe gideceğim, soğukta titreşeceğim ve bir marşla bitireceğim. Yok, olmadı. Üstelik, tamam, onların anması ama biz yerimizde otururken ta dünyanın bilmemneresinden gelip başımıza çöreklenmeye kalkıp, binlerce insanın kanını döken onlar değil mi? Madem bu sene bizi de katmışlar, katılacağız.

Bu düşünceyle, ben Yeni Zellanda konsolosluğuyla emaillerin hızını arttırdım ve Çanakkale İçinde’yi programa sokmayı becerdim! İstiklal Marşı’ndan sonra bir türkü çekeceğim, programa da tercümesini koyacaklar. Şimdi denge sağlandı.

Bu gidip gelmeler ve program ayarlamaları sırasında farkettim ki, İngiltere oraya misafir sanatçı olarak davet edilmiştir. Anılan şey, İngiltere’nin diğer iki ülkenin insanlarını toparlayıp, hiç alakaları olmadığı bir yerde savaşmaya yollamasıdır. O zaman Anzak günü’nün bu iki millet için önemini anlamaya başladım: Çanakkale Savaşı nasıl bizim için bir dönüm noktası idiyse, onlar için de bir dönüm noktasıydı. Milli kimliklerini üzerine inşaa ettikleri bir nokta. Kimlik illa zafer üzerine inşaa edilmez; bozgun, ölüm, kargaşa, felaket de millet doğurabilir. Bu da öyle.

Yeni Zellanda başkonsolosunun çok iyi bir konuşma yaptığını söylemeliyim. Daha gencecik insanların, ya macera peşinde koştukları, ya da Yeni Zellanda’nın varlığını İngiltere’ye ispat etmek duygularıyla yazıldıkları askerlikte, nasıl binlerce kilometyre uzakta, vatanını krumaya çalışan insanlarla karşı karşıya gelip telef olduklarını anlattı. Bizler binlerce mezarın ortasında, milli şehitlikte anma töreni yapıyorduk ve onun konuşması savaş karşıtıydı. Kendisine edilen haksızlığa rağmen, Türk milletinin nasıl her yıl Anzak torunlarını kucakladığını, hatta çirkin hareketlerde bulunanlara bile tolare ettiğini anlattı.  Konuşmasını çok çok beğendim.

Türkiye başkonsolosu, Atatürk’ün ünlü mektubunu hem Türkçe, hem İngilizce okudu:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar!

Burada, dost bir vatanın toprağındasınız.Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yanyana, koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!

Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedir ve rahat uyuyacaklardır.Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Hadiii… Benim gözlerim dolup, burnum akmaya başlamaz mı? Yahu, şimdi sümük çekerek mi okuyacağız İstiklal Marşı’nı? Kadın, kadın! Kendine gel!

Şimdi tenör dememin sebebini yazayım: Diğer milli marşları ve bir takım ilahiler okuyan adamcağız oldukça yaşlı bir adamcağız. Karısı da bize orgda eşlik ediyor. Sanatın yaşı olmaz ama yıllar ses tellerine biraz hoyrattır. Bu adamcağızın da ses telleri hafif ip atlar olmuş. Cilası da gitmiş. Belki de hiç yoktu, orasını bilemem.

Şimdi bu tenörün okumalarını dinlerken, içimde bir his: ben İstiklal Marşı’nı surat düşmüş, karınca duası okur gibi okumak istemiyorum. Her kelimesinin anlamına vararak, dinç, genç, gururlu ve enerjik ve parlak olsun istiyorum.

Bu düşünceyle çıktım oraya, burnum filan aksa da öyle söyledim marşı. Sonra da üstüne bir Çanakkale. Her kelimesini hissede hissede. Bütün askerler için. Bütün gereksiz savaşlar, dökülen kanlar, boşa harcanan hayatlar için.

Tören bitti. Katafalk, bayraklar, gaydalar. Yanıma iki tane Avusturalyalı geldi. Orta yaşı çoktan geçmiş. Adam gözlüğünü çıkarttı. Gözlerini siliyor. “Çok dokundu bana o türkü,” dedi.

Sonra Yeni Zellanda konsolosunun evindeki davete gittik. Etrafımı sardılar. O türkü dediler, o türkü çok ağlattı bizi.

Brian diyor ki, tören çok güzel ve dokunaklıymış. Herkes bu savaşın gereksizliğini anlatıyor, vesaire. Sonra sen bir çıktın, o marşı öyle bir söyledin ki, hani gelin ulan, yine gelin de gösterelim gününüzü gibisinden! Sonra gururdan ve kararlılıktan acıya indirdin.  Ağıt gibi türkü, batılı kulaklara tamamen yabancı, göğüsten fırlayan inilti. Bizim oralarda ne işimiz vardı derdirten bir yabancılık hali. Her milletten ölen askerin üzerine örtülen ağıttan kefen.

Her tören bir gösteridir. Eğer ciddiyetle işlenir, üzerinde düşünülürse insanları coşturur, dize getirir, düşünmedikleri şeyleri düşündürür, yapmayacakları şeyleri yaptırır. Bunu en iyi Hitler biliyordu: Törenin gücünü. Hedef zıt, yöntem aynı. Sanırım ben de orada bulunan insanların üzerinde bırakmak istediğim etkiyi oluşturmayı başardım.

Davetten ayrılırken, Yeni Zellanda Başkonsolosu ile el sıkıştık. Bana dedi ki: Bu sene Türkiye de katılınca dengesini buldu tören.

Doğrudur.

8 Comments

  1. İnsanları ancak ortak değerler birleştirebilir. O ânı yakalayıp yaklaştırmak için de sanatçı ruhu ve duyarlılığı taşımak gerkiyor. Bravo sana canım, bravo…

  2. Gecen yazdan beri en az 3 kitap okudum Gelibolu uzerine, Anzak Koyunu, Conk Bayirini, anit mezarliklari Buyuk-Kucuk Kemikli koylarinda kamp yaparken sIk sIk durup gezdigim zamanlarda bile bu kadar etkilenmedim, gözlerimden yas gelmedi, sanki o törendeymisim gibi hissettirdin bu yazinla, ben de salya sumuk oldum…Cok yasa, var ol, sevgili Elif!

  3. Aglamamak mumkun degil bana gore de. Milliyetcilikten filan degil, insanin ici ciz ediyor Canakkale’yi gorup bilip okuyunca. Safak Ayini beni cok huzunlendiriyor hep. Binlerce km oteden saygi gostermeye gelmelerini de cok hos buluyorum. Keske duyabilseydik o turkuyu okumani. Iyice merak ettim simdi bak.

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


2 × 5 =