Frühlingsstimmen

Baharın ilk günüdür diyorlar, doğrudur deyip kendimize bir çeki düzen veriyoruz. Yoksa sabahlar hala insanın burnunu çivisi çıkmış kapı kolu gibi düşürür soğuklukta.  Eller eldivenli, cepte. Omuzlar olabildiğince yüksek ki boyun kısalsın, fazlaca ısı kaybı olmasın yanlardan.

Çarşı pazar çikolata tavşan, içi kremalı şeker yumurta, civciv, çocuklar kilisede giysin diye pastel renk elbise dolu. Paskalya geliyor. Oruç bitmek üzere.

Erik ağacına bakıyorum her bahar başı. Bu sene de kışı atlattın mı? Çok soğuktu geceleri. Hele o fırtına! Yerlere kadar eğildin de bir dalını vermedin. Ama belki içinden birşeyler kırılmıştır, belki gücenmişsindir doğanın hırçınlığına, hayat suyun yolunu şaşırmıştır. Ne bileyim? Hala hayatta mısın?

Erik ağacı hayatta. Hatta çiçekleri pıtrak pıtrak.

Bahar temizliği, İran’ın Nevruz Bayramı’ndan kalmadır derler ama sanmam. Aylardır açamamışsın pencelerini soğuktan. Evini şöyle bir havalandıramamışsın. Titreye titreye yıkamışsın çamaşırları, hakkını vere vere değil. Yerleri ovmuşsun ama adet yerini bulsun diye. Sonra güneş ısıtmış toprağı. Kapılar açılmış, bahar eve davet edilmiş. Baharın Farsça bilmesi şart değil. Eve adımını attı mı, yenilenme başlamış demektir. Taze taze, temiz temiz. Yeniden.

Yahudiler baharda, Hamursuz zamanı evlerini tertemiz ederler, bazıları işi badanaya kadar vardırır. Ortodokslar’ın Temiz Pazartesi diye birşeyi var. Orucun ilk gününe rastlıyor diye biliyorum. Hem dış, hem iç temizlik bir çeşit. O kadar çok bahar bayramı var ki, insanların yenilenmeye ama bir de herhalde yeni bir şans tanınmaya ihtiyacı var belli ki. Bugünden gayri daha bir şöyle böyle olacağım diye defalarca verilen sözler, ama sanki biz söz verirken toprak da uyanıyorsa belki söz daha bir tutar, hem toprak da unutmuştur başarısızlıklarımızı. Ya da affetmiştir, kimbilir?

Romalılar’ın Lupercalia diye, pastoral bir bayramları varmış Şubat sonlarında. Soylu genç erkekler çırılçıplak koşarlarmış sokaklarda. Ellerini değdirebilen kadınlar kolay hamilelik geçireceklerine, bebeği da bir çırpıda doğuracaklarına inanırlarmış. Anasının bir iki ıkınmasıyla dünyaya merhaba diyen bahar kuzusu bebekleri görür gibiyim.

Erkek keçileri kurban eder, kanlarını alınlarına sürerlermiş. Yeni yıl Mart ortasında başlarmış. Daha doğal değil mi? Herşey yeniden doğuyor ise, yeni yıl neden baharla gelmesin?

Tanrıça Kibele’nin öldürülmüş oğlu Attis’in sembolü olarak bir çam ağacını keser, beyaz örtülere sarar, birkaç gün sonra örtüleri açar, içini boş bulur, Attis cana döndü diye sevinçle bağırırlarmış. İsa’nın göğe yükselmesi gibi.

Tohumları sular, o tohumlardan fışkıran hayatı kutlarlarmış. Sonraları aynı ritüeli korumuşlar da, o ekini Paskalya’da İsa adına bağlar olmuşlar bazı ufak köylerde.

Zaten bahar bayramları ölüme karşı hayatı kutlamaktan başka nedir ki? Bu kışı da selametle atlatan bitklerin, hayvanların, insanların yeniden doğuşu karşılamaları, sanki kış hepimizin üzerine unutma tozu serpmiş gibi, yeşeren çayırlara yeniden şaşkınlık ve hayranlık duymamız.

Türkiye’de bu Nevruz da itiş kakış arasında piç olup gitti. Bahar yine de geldi topraklara. Türkmüş, Kürtmüş bilmiyor ne bahar ve ne toprak. Hatta onlara rağmen geliyor bazen bahar. Ayın kaçında gelmemi uygun bulurdunuz diye sormuyor. Tatil ilan ettiniz mi, şu meydana, şu yol kenarına çıkabilir miyim demiyor. Ağacı ateşe verseniz de, yanı başından çimenin fışkırmasına engel olamıyorsunuz. Aşağıda gaz bombaları atılırken, yukarıda kuşlar yuvalarına çer çöp taşıyorlar. Bu milletler ne zaman adam olacak? Ölümü değil, hayatı kutladıkları zaman. Baharın onlara değil, onların bahara muhtaç olduklarını anladıkları zaman.

 

 

2 Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


15 − two =