Dünya Dönüyor Dönüyor

Atlı karınca dönüyor dönüyor
Dünya durmadan dönüyor dönüyor
Yalnız dönmeyen bana sensin
Bekliyorum hep sen neredesin

Yav, ne uyduruk, berbat bir şarkı sözü! Seviyorum ama kimi, en tatlı birisini, nasıl anlatsam sana, ilk harflere baksana! Fecri Ebcioğlu’nun mu acaba? Herhalde.

Şu Şili’de olan depremden sonra Dünya’nın ekseni kaykılmış azıcık. Artık günler 1.26 mikrosaniye daha kısa olacakmış. 1 Mikrosaniye, 1 saniyenin milyonda biri. Saliseden de küçük galiba. Kısacası günler o kadar daha çabuk bitecek ama yaşlar da günlere ayarlandığına göre, o kadar uzamış olacak! Hayat değil. Yaş. Aynı şey değil ya hani.

Evrim teorisyenleri (- şu teori lafı da başımıza açmadık iş bırakmadı. Halbuki başka isim lazım; sıradan halk teori ne demek anlamıyor, bilimsel teori ile -filozofide de kullanılan- günlük laftaki teori kelimesini bir sanıyor. ) insanoğlunun evrimleşmesinin sadece ortamsal değil, ayrıca kültürel de etkilerle ilerlemiş olabileceğini söylüyorlar. İlerlemek lafı hatalı. Benim hatam. Tembellikten öyle yazdım. Her evrimleşme ilerletecek değil. Evrimleşme zaten bir çeşit adapte olma hali. İlla ilerleme hali değil.

Neyse efenim, insan bebeği süt emmeyi kestikten sonra çiğ süte bir intolerans oluşuyor. Buna laktoza intolerans deniliyor. Kısacası çiğ süt içenin karnı ağtıyor, pırtlıyor filan. Bu gen, belli bir yaşta devreye giren bir gen. Ama Kuzey Avrupa ve Afrika’da devreye girmiyor? Nedeeen? Çünkü Kuzey Avrupalı ve afrilakı özellikle küçük baş hayvan ile yaşamını sağlamış. Yaşamak için süt içmek zorunda. Süte intoleransı olan (yahu intolerans yerine başka kelime lazım bana!) bebek büyüyemiyor, dolayısıyla üreyemiyor ve genlerini geçiremiyor. Süt içebilen büyüyor, üreyip genini gelecek kuşağa aktarıyor. Yani mesela kültür bazen insan evrimleşmesini yavaşlatmış olabilir: kıyafet giyerek, ateş yakarak soğuğa karşı korununca vücut değişim geçirmiyor. Ama tabii o işleri akıl etme evriminden geçmemişler de hayatta kalamıyor, o başka. Bu, ortama uymamak evrimi- tamamen benim uydurmam olan bir deyim, bilimsel sorumluluk kabul edilmez. Bir de süt konusu gibi, ortama uyma evrimi.

İşte böyle birşey. Hani ıssız bir yoldan geçerken, hani bir korku duyar da insan, hani bir şarkı söyler içinden. İşte öyle birşey. Çiğdem Talu. Güzel güftedir bence. Ortama uyma evrimleşmesi geçirip, müziğin bulunuşuna dair.

Geçen gün bir partide 70 yaşlarında bir adam. Trinidadlı. Ben köşede titreşirken (açık havada yapılan bir işkence nedense) gelip dans eder misiniz diye sordu. Danstık bir süre. sonra, 15 dakika sonra adamcağız köşede. Etrafında birkaç kişi. Boğazına yemek tıkanmış. Kızlardan biri adamı arkadan tutup havalara kaldırara Haimlich Manevrası yaptı. Nefes alıyor ama lokma olduğu yerde. Nefes değil, yemek borusunda. Adam belki iki metre boyunda, kapı gibi. Elleri titriyor. Dengesini kaybediyor. Bir yandan konşmaya çalışıyor, bir yandan eliyle lokmayı dışarıdan masaj yaparak indirmeye çalışıyor. Acili arayayım diyorum, yok diyor. Herhalde masraflarından çekindiği için. Su veriyoruz, su ağzından burnundan fıskıye gibi dışarı fışkırıyor.

Velhasıl, dostlar, ben o partiyi çimenlere kusmaya çalışan, boğazını masajlayan bu adamcağızla birkaç saat kaldırımda yürüyerek, boks hareketleri yapıp (gençken boksörmüş) lokmanın aşağıya kaymasını sağlamaya çalışarak, dağlardaki karlara bakıp titreşerek ve sonunda onu otobüs durağına kadar yürütüp bir de bir saat otobüs bekleyerek geçirdim. Eğer buralarda otobüs bekleyen bir kimseyseniz, hele haftasonı, demek oldukça fakirsiniz. Bu adam da beni partiye çağıran arkadaşımın öğrencisi. Kafasının içindeki müziği notaya dökmek için ders alıyormuş. Sonra kaldırımda volta atarken marihuana kokusu aldık. Ben içmedim ama herkesin hayatı kendisine dedi. Tam bir beyefendi olarak, her iki dakikada bir kusmaya çalışmak ve balgam atmakla beraber, yolun araba geçen tarafına sessizce yürüyüp, beni iç tarafta tuttuğunu farkettim.

Ertesi gün öğrendiğim kadarıyla lokma hala oradaymış. Bence lokma orayı tahriş etti ve orada gibi geliyor ama o orada olduğundan emin. Bana uzun ve kibar bir e-mail atmış.

Brian’dan öğrendiğim kadarıyla partide birşey kaçırmamışım. Akordsuz bir elektrikli piyano (elektrikli piyanonun akordunun bozuk olabileceğini ilk kez bu partide öğrendim ben) ile bateri, bas gitar, gitardan oluşan birkaç kişinin illa partinin ses sistemini ele geçirdiği, iç bayıcı bir geceymiş. Ev sahiplerinden biri, ünlü bir şirketin animasyoncusuymuş. Odası küçük figürlerle doluymuş. Anatol da orada eğlenmiş. Ben o buz gibi havadan sağlam çıktım. Titremekle beraber, hiçbirşey olmadım. Ertesi günkü konserde buzlarım çözülmüştü.

3 Comments

  1. Doğru bildin: Fecri Ebcioğlu!

    Çok acayip bir parti anısı olmuş, kalsaydın partinin anısı olmayacaktı, belki de.
    Bir de Haimlich Manevrası’nın tutmaması adamın boyundan posundan olsa gerek…

  2. Dun yorum yazmistim, gitmedi galiba. Kisaca, teori konusuna ben de cok kilim. Yalniz bir de su var. Bilimsel disiplinler arasinda bile anlam farki olabiliyor. Biz neyse ki teorem’i kullaniyoruz, kimse camur atamaz 😉

  3. yani ööle bi anlatmışsın ki..:))
    ligt bi “alacakaranlık kuşağı” gibi tat verdi.
    insanın orda bikenarda olup ağızda sigara Humpry Bogart gibi durup seyredesi geliyor
    artı..
    “Trinidadlı değil…. trinitat tobaggolu demeli sanırım…Ülke ismi Trinitad tobago (yaw yada ona benzer bişi)..
    Artı. niyeyse.. trinitat Tobacco isimli üle.. sempati besledim işte.. tınısından mıdıır.. cins ismi olmasından mıdıır….. “tiridine tiridine tiridine bandım” şarkımızla omuz omuz olmasından mıdır..
    keşke çekseydin bi fırt sende :))

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


20 − 20 =