Doğu muyam, Batı mıyam, Ben Ortalıkta Galmışam

Geçen gün gazetede Shakespeare’nin Romeo Jülyet’ini komedi dizisinden alelade bir sahneye çevirecek acıklılıkta bir haber okudum. Afganistan’da iki kızkardeş peşpeşe intihar etmişler. Ama ne şartlarda?

Afganistan’da genç kadın intiharı çok oluyor. Diyorlar ki; Afganistan, baskıcı dincilerle modern yaşamak isteyen insanlar arasında kısılıp kalmış, belki bize öyle görünmüyor buralardan ama aslında doğudan batıya bir geçit olan ve bunun kargaşasını yaşayan bir ülkedir. Daha fazla hak, özgürlük isteyen, müzik dinleyen, süslenen, tivi dizilerinde ve filmlerde bambaşka hayatlara şahit olan kadınlar, yaşamak durumunda bırakıldıkları hayatların baskısına dayanamayıp patır patır öldürüyorlar kendilerini. Afganistan’da erkeklerin kadınları katliam sayılarını bilemiyorum tabii. Ama mesela Türkiye’de de benzer sorunlar var da biz kadınlarımızın intiharını beklemiyoruz; onun yerine erkeklerimiz öldürüveriyorlar o kadınları zaten.

Hali vakti yerinde bir ailenin okuyan bu iki kız kardeşinden biri biraz dik başlıymış. Diğerini ezer, paylarmış. Birgün ezilen kız öğrenmiş ki, diğeri bir erkekle görüşüyor. Kimbilir, belki ilk kez eline bir koz geçti diye kızkardeşine akıl vermiş. Verilen akıl tartışmaya sebep olmuş. Bir süre odalarında karşılıklı bağırışmışlar. Sonra dik başlı dediğim alıp başını gitmiş ve babasının kullandığı tarım ilaçlarından içip intihara teşebbüs etmiş. Ancak ilacı fazla kaçırmış; oysa maksadı aileyi ve özellikle kızkardeşini üzmek, korkutmakmış. Yoksa niyeti hakikaten ölmek değil. Ne yazık ki bu meretin üstüne tarif yazmıyorlar.

Kızcağız hastahaneye kaldırılmış, ölüm döşeğindeyken diğer kız haberi alıp harbi harbi içmiş zehri. İlk kız ölmüş, baba kahrından kalp krizi geçirmiş, ikinci kızı da hastahaneye kaldırmışlar ama onu da kurtaramamışlar. Bu arada baba diğerinin de öldüğünden habersiz. Aynı hastahanede kalp krizinden yatan perişan baba ve hastahane morgunda iki kardeş. (Demek gebersin iyi oldu demeyen de kızının kaybından kahrolan Afgan babalar da var.)

Böyle yol üstü yerlerde tek bir hayat tarzıyla yaşamak mümkün mü? Hatta genetik bir birliği olduğunu iddia eden bir millet olarak yaşamak? Ha, ancak Japonya gibi adada olur o. Kapatırsınız kapılarınızı yabancılara, tek kültür, tek gen, kuzu kuzu geçinir gidersiniz. Nasıl bir yavan geçinmek ise. Daha çok gitmek ağırlıklı bu dünyadan; pek serüvensiz.

Derken aklıma geldi: Sevgili arkadaşım Z’nin yolladığı bir linkten Karamanlılar ile ilgili hiç bilmediğim, duymadığım, okulda öğrenmediğim bir değişik bilgi ile ilgili birşeyler okurken (Karamanlılar sonraya kalsın) kırk kapılı saray gibi, açtıkça açılan kapılar, sırlar, kendimi Turcopole diye birşeyle burunburuna buldum!  Turcopole ne ki Usta?

Turcopole denen şey, benim çok yüzeysel tahminimle herhalde çoğumuzun kanında dolaşan birşey. Haçlı Seferleri sırasında Doğu Akdeniz’in Hristiyan ülkeleri tarafından okçu- yaycı olarak orduda işe alınan, yörede yaşayan “Türk çocukları”. Amanin, çarpılacam ben! Haçlılar için çarpışmış Türkler mi varmış? Tübe tübe tübe. Tevekkelli değil öğretmiyorlar bize bunları. Boyunları altlarında kalasıcalar; unutarak sileceğiz tarihten inşallah.

Ama durun, durun. Başka bir bilgi eksikliği, bu bilgi eksikliğiyle çarpışmasın durduk yerde. Haçlı Seferleri hep Müslümanlar’a karşı düzenlenmemişti ki! O zamanın Konstantinopol’ü, bugünün İstanbul’u, Bizans’a az saldırmadılar Haçlılar. Talan ettiler, kiliselerdeki değerli eşyaları evlerine taşıdılar. O kadar ki; Fatih Konstantinopol’e sefer düzenlediğinde artık şehrin kemikleri çıkmış, dayak yemekten suratı yamulmuş, uyuz bir sokak kedisi durumu vardı. Ortodoks’a saldıran Katolik sayesinde.

İlk Haçlı Seferi’nde haçlılar Bizans ordusunda Turcopole’lerle karşılaşmışlar ilk kez. Bunlar Yunan ve Türk karışık ailelerden olma, çoğu Hristiyan, bazısı Müslüman askerlermiş. Turcopole birlikler haçlılara eşlik etmişler; Kutsal Topraklar’a doğru ve evet. Müslümanlar’a karşı.

Bu Turcopole’lerin illa hepsinin Türk veya Türk-Yunan olduğu düşünülmüyor. İçlerinde çokça Hristiyan Selçuklular (amanin, valla ben belamı arıyorum bugün! Selçuklular’ın Hristiyan olanı da mı varmış!) ve biraz da Suriyeli Ortodoks Hristiyanlar varmış. Turcopole birlikleri daha hafif silahlar kullanıyor, şövalyelerin arkasından destek olarak geliyor ve daha hafif kıyafetlerle savaşıyorlarmış. Sadece din amaçlı Haçlı Seferleri’nde değil, daha seküler niyetli savaşlarda da çarpışırlarmış. Savaşacak adam kıtlığı olduğundan, mesela bir ordu bir sebeple yöreye geliyor- dini veya ekonomik (ordu ne zaman yerinde oturamaz hale gelse, baştakiler para ödeyemeseler sefere çıkılması Osmanlı’da da çok sık olan bir durumdu. Al götür orduyu, öldürsün, yağmalasın, kurtlarını döksün, cebini doldursun. Bir süre sakin sessiz oturtmak için tek çare. Ha bi de dini yayıcaz filan diye kulp takarsın, daha stil olur. Torunların da fethedildi fethedildi diye liste liste savaşları öğrenip dururlar okullarda. Hep Amerikalı mı savaşacak petrol için? O zamanın petrolü için savaşan da Osmanlısı varmış işte.) sebeplerle; oralardan turcopole cinsi adamları işe alıyor. Haçlılar’ın ikide birde yurda haber uçurup, bize biraz daha para yollayın, turcopole’lere ödeme yapmamız lazım demesi bundanmış. Tamam; orduda dini görev olarak oraya gidenler var ama din min laf anlamayan, profesyonel asker de var.

Memluklar turcopole’leri vatan haini- din haini sayar, yakaladıklarını kesiverirlermiş.

Haçlılar geri çekildiklerinde turcopole’ler Kıbrıs, Malta, Rodos vesairedeki şövalyelere katılmışlar. Diyorum ya, ticaret, savaş her neyse bir trafiğin geçtiği yerden olmaya gör! Yunan-Türk-Selçuk-Hristiyan-Müslüman ve daha neler nelerle harmanlanır, rengarenk insanlar şekline dönüşürsün. Ha, sonra yüzyılın birinde ortalığı genetik milletler kasırgası savurur. Herkes bir gen mitolojisine dalar gider. Ama o da geçer. Geçecek.

Tarih uzun. Kimbilir birkaç yüzyıl sonra kimler “aaa, okullarda bize bunları hiç öğretmediler” diyecekler.

 

1 Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


4 + five =