Dile Benden

Aman ne dilediğine dikkat et derler, derlerken de Midas’ı örnek gösterirler ya (daha doğrusu benim mitolojilerle, peri masallarıyla bulanmış dünyamda öyle diyebiliyorlar yani), çünkü tuttuğum altın olsun diye dilemiş de, tuttuğu herşey hakikaten altın olmuş; geçen gün nerden geldi aklıma (dedim ya, benim bulanık sularda pekçok cadı saçlı yosunum ve aralarına saklanmış deniz dibi yaratıklarım var) Mitridates’i düşündüm ve beterin beteri var dedim. Kendime.

İsa dünyanın başka bir taraflarında doğup da bütün bulanık sulara tek tanrılı TOKİ apartmanları diktirmeden hemen önce, Pontus Krallığı’nın başında Mitridates adında, Pers ve Makedonya karışığı bir kral vardı. Dı. Mış değil, bu bölüm gerçek. Sinop’da doğmuş, Karadeniz kıyıları ve Anadolu’daki krallığını büyütmek için Romalılar’ın poposunda karasinek gibi rahatsızlık verip durmuş, renkli yaşamış bir kral karakteri. derler ki- işte burası miş’li geçmiş olabilir ama doğru da olabilir bir noktaya kadar- zehhirlenip öldürülmekten korktuğu için, bilinen bvütün zehirlerin antidotlarını içermiş düzenli. Romalılar üstünlük sağlayıp da krallığının yerle bir edileceğini anladığı zaman kılıcında sakladığı zehirden almış. Ama şimdiye kadar kendini aşılayıp durduğu antidotlar yüzünden ölememiş. Yanında aynı zehri alan karıları (çoğul) ve kızları bir çırpıda can vermişler ama kendisi? ı-ıh. Bunun üzerine yanındakdostundan rica etmiş. O da kralı anladığım kadarıyla kılıçla öldürmüş.

Babası bir cinayete kurban gittiği için, Mitridates gençken tek başına ormanlarda yaşamış, bu sırada bazı rahiplerle dini ritüeller yaparak antidotlar almış. Böylece vücudunu güçlendirmiş. Hatta bir antidot karışımı yapmış- her zehre deva- herkes onun peşinde, güya Romalılar kralın sarayına girince bu karışımı bulmuşlar, formülünü geliştirmişler, Orta Çağ’da Mitridate diye reçeteler ortalıkta dolaşırmış. Neden bilmem, bu da bana Lokman Hekim’i ve suya düşen ölümsüzlük reçetesini hatırlattı. Lokman Hekim Kur’anda kısaca geçen , peri masallarındaki karakterler tadında bir karakter. Davud Peygamber ile birlikte bazı maceraları var olduğuna göre, Davut da Yahudi olduğuna göre, şimdi bu Lokman kesin Tevrat’ta da vardır, yoksa da Yahudi folklöründe bir kişiliktir diye beş dakikalık bir araştırma yapıverdim.

Önce birkaç küçük ve sempatik bilgi: Arap hikayelerine göre Lokman ve Ezop biraz birbirine karışırmış; çünkü ikisi de Etiyopyalı zencilermiş. Arap kültüründe, Türk kültürüne nedense pek girmemiş, Ezop hikayeleri tadında, zekice, esprili hikayeleri var. Aynen Ezop gibi, Lokman da köleymiş.

Beş dakikalık araştırmam sonucunda Lokman ile Davud’un diyaloglarının sadece Müslüman kültüründe olduğunu gördüm. Belki Lokman var olan mitolojik bir bilge idi, resmileştirmek ve tarihine gelebilecek şüpheleri ortadan kaldırmak için Davud’la özdeşleştirdiler veya ağızdan ağıza söylenegelen hikayelerle, Davud da bilge bir peygamber olduğundan, bir çeşit çift kişiliğe dönüştü. Tam bilemedim.

 

Neyse, lafı uzatmadan, diyeceğim şu ki; Allah’ın bir meleği uykusunda Lokman’a sormuş: bilge mi olmak istersin, yoksa kral mı. Bu yazının konusu “aman dilediğiniz şeye dikkat edin!”e doğru kök salmakta farkındaysanız. Lokman zaten doğa bilimlerine meraklı, sorgulamayı seven bir adam. Bilgeliği seçmiş. Uyanır uyanmaz bir de ne görsün? Bütün duyuları daha bir keskin. Gördüklerinden çıkarttığı anlamlar daha derin. Dizlerinin üstüne çöküp Allah’a bu hediyesibnden dolayı teşekkür etmiş ama Allah’ın sağı solu, sana yazdığı planlar bvelli olmuyor. Adamcağız daha ne oldum demeden köle tacirleribnin eline düşmüş. Ha, kral olayım dese alnının yazısı daha mı iyi olurdu? Bilemiyorum.

Ne özgürce hareket edebiliyor, ne de konuşabiliyor; uzun zaman böyle sabretmiş. Bir süre sonra zekasıyla köle sahibinin gönlünü fethetmiş. Hatt derler ki sahibi keçinin en iyi etini getir demiş. O da diliyle kalbini getirmiş. En kötü etini getir demiş, Lokman aynı organları getirmiş. (Başka bir keçi kesmiş olmalı, çifter çifter değil ya bu mübarek!)  Çıkarılacak dersi anlayın, Lokman olmak şartı yok.

Yaaaa, aslında ben bugünj tanrı Pan ile ilgili birşey yazacaktım. O da aklıma facebook’ta gördüğüm bir videodan gelmişti. Keçilerin insan gibi çığlıklarının toparlandığı bir video. Seyrederken dedim ki kendi kendime, Yunan topraklarında o nefgis kokulu kekikleri yiyen keçiler boldu, çığlıkları da aynen insan gibi. O sessiz dağlık yerlerde, sıcakta Ağustos böcekleri, baş döndüren ot kokuları, belki çoook uzakta deniz çırpıntıları, ben keçi çığlığı duysam kesin bu bir Pan’dır derim. Hatta bunu düşünürken kendimi öyle bir havaya sokmuş olmalıyım ki, seslerden ve kafamdaki görüntülerden tüylerim diken diken oldu, bir çeşit dinsel yüksekliklere çıkar gibi oldum. Tabii Yunan topraklarında binlerce yıl önce yaşamadığım ve doğaya ait ve yakışan ne kadar tanrı varsa hepsini doğa düşmanı tek tanrılarla teker teker katlettiğimizden; dinsel yüksekliklerimden yuvarlana yuvarlana indim ve şu andaki yerime geldim.

Çok sevimli olması biraz benim dediğim şeye ters etki veren bir video ama bir kere sevimliliğini dinleyip doyun, sonra bir kere de benim dediğim o tepelerde dinleyin çığlıkları. Bakayım siz de Pan’ı hissedebilecek misiniz. Ha, diyebilirsiniz ki tanrı dediğin böyle çığlık çığlığa bağırır mı? Daha bir bas çıkar sesi, bunların çığlığı çok ihtiyaçtan. Ama o zamanlar bu kadar kopuk değilmiş tanrılar insanlardan. İnsanlar ne kadar tanrılar gibiyse, tanrılar da o kadar insanlar gibiymişler. Bence Pan öyle bas bir tanrısal tanrı sesinden bunalırdı. Ve çığlığı basardı.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


sixteen + sixteen =