Clara

Bizim Frengi dediğimize Fransızlar İtalyan Hastalığı demiş. Ama hastalığa ilk kez isim koyan İtalyan da Fransız Hastalığı demiş. 2-1.

Sifilis veya Fransız Hastalığı demiş. Sifilis, Tanrı Apollo’ya terbiyesizlik edip de, bu hastalıkla cezalandırılan ilk insan. Bir garip çoban.

Almanlar da Fransız Hastalığı demiş: 3-1. Hollandalılar: İspanyol Hastalığı. 3-2. Ruslar: Polonyalı Hastalığı: 3-3. Tahitililer: İngiliz Hastalığı. 3-4.

Kim kimin askerinden, denizcisinden, tüccarından, fahişesinden kapıyorsa. Bizim millet çok dünya dolaşmıyordu herhalde, ya da Türk fahişeler pek gözde değillerdi ki bir tek İranlılar Türk Hastalığı demiş.

Geçen gün Clara Schumann’ı dinlerken geldi aklıma. Clara, ünlü besteci Robert’in zamanında Robert’ten daha ünlü olan piyanist karısı. Evin ekmeğini kazanan ve üstüne üstlük 7 çocuk doğuran, o zamanki bütün Avrupa konser salonlarını turlamış sanatçı. Az biraz da kendi besteleri var. Az biraz, çünkü ben kadın olarak kimim ki besteciliğim olsun deyip de otuzlu yaşlarının ortasında yazmayı bırakmış.

Robert Schumann büyük ihtimalle frengiden öldü. Akıl hastahanesinde. Frengi adamı çıldırtır. Şimdi pek çıldırtmıyor, ilacı var ama o zamanlar çıldırtıyordu. Tolstoy’unkini tedavi edebilmişler. Nietzche’ninkini edememişler. Gaugin. Manet. Maupassant. Napoleon. van Gogh. Toulouse-Lautrec. Baudelaire. Al Capone! Hepsi frengiden ölmemiş tabii. Ama frengili. Yıllarca sesini çıkartmadan oturabilen cinsten bir bakteri. Kadında hiç belli olmazken doğurduğu bebekte olabilen bir illet.

Sonra Brahms’ı düşündüm. Yok, o frengi değildi. Almandı. ha, ha! Amerikalılar’ın geek dediklerine yakışır bir espri.

Clara ve Robert ile dosttu Brahms. Çok az insanla dost olabilen bu nemrut adam için müthiş bir olay. (İmkanım olsaydı, nemrut, memrut, dostu olmaya çalışırdım. Varsın sokak köpeği imişim gibi tekmeyi bassın.)

Her ne ise, Robert öldükten sonra Brahms Schumann ailesinin başına geçmiş bir nevi. Clara’ya aşıkmış. Ama tene dökülmeyen bir aşk. Büyük ihtimal karşılıklı.

Birkaç kadın var böyle. Birkaç dehanın birden aşık olduğu, birkaç dehanın uğruna eserler bestelediği.

Sonra frengi filan derken Candide geldi aklıma. Voltaire’in. Orada iyimser Pangloss diye bir tip var. Frengili. Voltaire’in gerçek ismi Voltaire değil, bilir miydiniz? gerçek isminin harflerini karmakarışık etmiş de voltaire çıkmış ortaya. Candide’i Büyük Lizbon Zelzelesinden sonra yazmış.Bir de Yedi Yıl Savaşları. Lizbon Zelzelesi Aydınlanma Devri için dönüm noktası. Onbinlerce insan, en önemli bir dini bayramda ölüp gidiyor. Sular çekilmiş de limandaki batık gemiler ortaya çıkmış! Tabii üzerine feci bir tsunami. Yangınlar. Feci birşey. Herhangi birileri Portekiz’in Güney Amerika’da yerlileri kılıçtan geçirmesine Tanrı’nın cezalandırması vesaire vesaire diye algılamış da, kafası çalışanlar başka türlü algılamış. Mesela Voltaire. O zamanlar moda bir teolojik düşünce varmış: Dünyada kötülük var çünkü Tanrı oradan ders çıkarılsın istiyor. Sokaklarda kokuşan binlerce ceset Voltaire’de başka bir türlü izlenim bırakmış. Candide yazılmış.

Voltaire aslında teist idi. Hristiyan değil ama bir tanrı varlığına inanan. Kiliseyi yeren. Tabii mümkün değildi o zaman. Dostları cesedini kilise bahçesine alel acele gömdü de, kalbi ve beyni dışında (ironik!), sonra bir baktılar, dinciler cesedi çıkarıp çöpe atmış!

Son sözleri yahu bırakın da huzur içinde öleyim gibi birşeymiş.

Neyse, Clara Schumann’ın şarkılarının kitabu duruyor piyanonun üstünde. Ey ruh, bana birşey mi demek istiyorsun acabaaaa?????

5 Comments

  1. * flaubert de var! hem de 17 yaşından itibaren frengiliymiş.

    * “tene dökülmeyen aşk tanımı,” frengi konulu bir yazıda geçtiği için de çok hoş durmuş. ve karşılıklı olup tene dökülmemesi daha da hoş olmuş.

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


5 × five =