Ciş yaparken mutlu olmak

Dün gece bir dökümanter izledim. Etiyopya’da çekilmiş. altına idrar kaçıran kadınların zor hayatlarıyla ilgiliydi.

Bu kadıncıklar, hem acıdığım için ve hem de çocuk oldukları için kadıncıklar, ufak yaştan beri işe koşulan, belli ki benim belim sakatlanmadan kaldıramayacağım toprak küplerle su taşıyan ama fakirlikten düzgün beslenemeyen, doğru dürüst büyüyemeyen, tıfılcık tufulcuk çocuklar, 8-9 yaşında everilince, zaten de küçümenler, gebe kalıp da o bebeklerin başını leğen kemiklerinden sığdıramayınca, bir gün değil, iki gün değil, mesela 10 gün doğum ağrısıyla kıvranarak hastahaneye götürülmeyince veyahut çok geç götürülünce meğer o doğum baskısı, idrar tutan, kaka tutan kasların hücrelerini öldürürmüş (genel sebep) veyahut bebeğin başı o küçük kadının bedenini cart diye yırtarmış (yırtık var, yırtıkçık var- çocuk doğuran her kadın bilir ki, yırtık olması doğaldır ama biz baştan başa, boydan boya yırtıktan bahsediyoruz burada ama bu daha ender bir sebep) ve bebek büyük ihtimalle sıkışıp kalıp ölüp, bir ebe tuttuğu gibi tümüyle veya parça parça vücudu çıkarır alırmış. Anne kurtuldu ama kurtuldu mu acaba ya da esas işkence şimdi mi başlıyor? Bundan sonrası kabus.

Bebeğini kaybetmiş, çelimsiz, kara kuru çocuk-kadın yatağından kalkar kalkmaz bir de bakıyor ki idrar tutmak diye birşey sözkonusu değil. Ne yapıyor kocası? Tabii derhal kapının önüne koyuveriyor. Aile, köylü, kimse evine sokmak, yanından geçmek, selam sabah etmek istemiyor. Kadın utanç ve kötü koku içinde, bacaklarından akan çiş veya daha da kötüsü kaka ile kendisine bir ufak kulube yapıyor. Çalı çırpıyla. Gündüz uyuyor, gece oturuyor, kapısının önüne yemek bırakıyorlar. Böyle bir hapis, sürgün, cehennem hayatı. Ne kadar zaman? Hayat boyu!

Meğer Addis Ababa’da bir hastahane varmış, sadece bu yırtıkları düzeltmek için- çünkü normal hastahaneler bu kadınları kabul etmiyorlarmış. Ama mesela kadın önce bu hastahanenin varlığından haberdar olacak, sonra otobüse ulaşmak için 6-7 saat yürüyecek, sonra otobüsle 17 saat kadar yol katetecek. Bu sırada altına sardığı bezi dolduran, bacaklardan süzülen çiş, ayak bileklerinden akan, sandaletine dolan, oradan yerlere. Ama hiç durmamacasına, sadece çişi gelince değil, en ufak damlanın bile kayıp gittiği bir felaket durum.

Ve koku. Ve korku. Ve aşağılama. Otobüste rahat bırakırlarsa, şehirde hastahaneyi bulacak. Ondan sonrası cehennemin ortasında sahra, rüya gibi birşey. Sırtını sıvazlayan doktorlar, bembeyaz yatak örtüleri, farkında değil, kendini dünyada tek sanıyor ama kendisi gibi daha yüzlerce kadın, birbirinin saçını ören, derdini dinleyen, şakalaşan, sarışan kadıncağızlar. Cennet.

Bu derde düşen kadınların yüzde ellialtı kadarı, 20 yaşından önce hamile kalmış, fakir, çelimsiz çocuk-kadınlar. Eğer ki doğumdan canlı çıktılarsa, başlarına bu bela gelip, bu sefer hayatlarının geri kalanını bir çeşit zombi şeklinde, dışlanmış, aşağılanmış geçirmek zorunda kalıyorlar. Dökümanterde gösterilen hastahane belli ki Hristiyan bir hastahane. Dökümanter ABD’nin halk kanalı denilen, devletin gelirinin bir bölümünü verdiği, gerisinin halktan yardımlarla kotarıldığı bir kanal olduğundan, o konuyu ellerinden geldiğince işlememeye çalışmışlardı. Çünkü konu hangi din kurumunun bu kadınlara yardım ettiği değil zaten, ama bu kadınların hali ve kolay denilebilecek bir ameliyatla hayata döndürülebilecekleri. Valla kardeşim, ister keçi bokuna tapın, ister beşyüzbin yıl önce ölmüş çocuğun kuyruk sokumuna, neye tapınırsan tapın, gel! Yine de gel! İnsanlığın, canı canından kopan canlıların yardımına gel! İnsanlık senden razı olsun.

Dökümanterde konu edilen birkaç hastanın ameliyatı iyi geçti- bazen 2-3 kere tekrarlamak gerekirmiş o ameliyatları. Ama yataklarında, altlarına kaçırmamışlar, yatak örtüsü kemik gibi kupkuru, o kadınların yüzlerindeki mutluluk herşeye değer. Ve herşeyden kıymetli. Hastahaneden ayrılırken yol parası veriyorlar, bir de yeni elbise. Üstlerini kirletmeyecekleri birer renkli, cici, güzel elbise. O elbiseyi giyebilmek başlı başına mutluluk.

Sonra evlerine dönüyorlar, kendilerini aşağılamış o insanların arasına. Ama gelenek tuhaf şey. Ve aidiyet duygusu. Herbiri sımsıkı sarıldı annelerine, babalarına, kocalarına. Belli ki her tarafından çiş akan birinin topluma katılamayacağı fikrini haklı buluyorlar. Ama en azından bir hastahanenin varlığından haberleri var şimdi. Aynı kabus başka bir kadının başına gelince yardım eli uzatacaklar. Toplumdan dışlanmış yaşamak zor, kötü şeyler kaldırılınca aradan, o dışlanmış insan küsmüyor da, koşa koşa geri dönüyor. Belki vardır kalp kırıklıkları ama aidiyet daha yüksek sesle konuşan bir güdü. Ve tabii başka şansları, imkanları mı var bir de?

Hastahaneden bir kart veriliyormuş ellerine. Bir daha hamile kaldıklarında, bebek karınlarında hareket eder etmez, hemen yürümeye başlayacaklar. Sağlık ocağı, hastahane, ne bulurlarsa o yöne doğru yürüyecekler. O kartta başlarına gelenlerin tıbbi açıklaması var. Doktorlar, ebeler ona göre hareket edecekler.

Bir tane kızcağıza bir faydası olmadı ameliyatın. Sidik torbasında o kadar çok hasar görmüş, o kadar ölü hücre varmış ki, mini minnacıkmış o torba.  İdrar tutmayı güçlendiren bazı kas hareketleri vardır, onları verdiler ama onlar da işe yaramadı. Sonunda tıpa taktılar oraya. Çişi geldiğinde açacak, bitince takacak. Tabii normal bir hayat değil ama o arada egsersizlere devam edecek, zaten yaşı da daha 19 mu ne, kasları güçlenebilir dediler doktorlar. 4 kere evlendirmiş babası, 3 kere kaçmış, dördüncüde hamile kalmış. Annem olaydı, babama izin vermezdi diye ağlıyordu. Sonra ona anne babası AIDS’den ölen bebeler için açılmış bir yerde iş buldular. Yüzü güldü.

 

İşte böyle.

 

3 Comments

  1. Sevgili Elif inan ki içim parçalandı. Cehalet,
    gelenekler, insanın bencilliği hepsi var bu öyküde. Aktardığın için teşekkürler. Bunu kafamdan hiç atamayacağim. Sevgiler

  2. Yazının başlığını okuyunca, bu yazıda ne anlattı acaba diye merak ettim açıkçası. Yazıyı okurken gözlerim doldu, ağlamamak için kendimi zor tuttum. İş yerindeyim, ağlasan ne oldu diye iki saat anlatman lazım.

    Dünyada insanlar ne kadar çok acı çekiyorlar. İnsanoğlu bu dünyada yaşamayı hak ediyor mu acaba?

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


14 + three =