Büyüyünce

Annemin yazıhanesinde bir dolu sanat kitabı vardı ben çocukken. Her biri bir ressama ayrılmış, kaliteli baskı, büyükçe kitaplar. Onunla işe gittiğimde, eğer avukat arkadaşları laflamaya gelmemişse, veyahut müvekkilleri yoksa o sırada, oturur bu kitaplara bakardım ben. Saatlerce.

Bir zamanlar Floransa’da, Leonardo da Vinci 50 yaşlarında, ünü yayılmış, bir duvara Floransa ile Venedik arasında geçmiş bir savaşın resmini yapacak. Michelangelo henüz 29 yaşında, Floransa ile Pisa arasında geçmiş bir savaşı canlandıracak. Aynı binanın, aynı salonunda, karşılıklı iki duvar. Bir çeşit yarışma değil de ne?

Skeçleri hala duruyor. Leonardo’nun savaşın ortasından aldığı bir an. Atların burunlarından solumaları, askerlerin kızgın, korkunç gücü. Michelangelo savaşa ateşin kenarlarına bakmış. Savaşın alevlendiğini duyan askerin nehirden çıkıp silahlarına sarılması.

İki sanatçının birbirlerinden ne denli nefret ettiklierine dair anektotlar ve Leonardo’nunu notları da var.

Leonardo, duvarın yüksek yerlerine kolayca yetişebilmek için bir çeşir asansör icat etmiş. Ve Antik Roma’da kullanıldığını tahmin ettiği bir yağlı boya tarifini kullanmış. Ama Leonardo böyle sağlamlığı tam bilinmez tarifler kullanarak, daha hayattayken yaptığı tabloların solduğunu görmüş bir adam. Bu resim de denemelerine kurban gitmiş; altlar yokolmuş, üstler kararmış. Kısa bir zaman sonra üstünü boyayıp, başka bir sanatçının eserine yer açmışlar.

Michelangelo sadece skeçte kalmış. Bir de başka bir binada, skeçleri aynen kara kalem duvara çizmiş, o kadar.

Çocukken, bu iki dev sanat savaşçısının kırmızı kalemle çizdiği skeçlere bakardım. Ve tabii Leonardo kazanmıştı yarışmayı benim için. Herkes Michelangalo’nun kazandığına karar vermiş, onun eserini daha çok beğenmiş ama ben kendi kendime nasıl olur demiştim. O adamların gözlerinden fışkıran kıvılcım, atların hırsı, birbirine karışmış vücutlar… Tabii ki Leonardo. Kuşkusuz.

Sonra büyüdüm. Skeçler aklımdan çıktı. Birgün yine karşılaştım. Ve Michelangelo’nun eserini ilk kez görmüşüm gibi geldi. Beynimden vurulmuşa döndüm.

Leonardo’nun skeçinde estetiğe güzelleme, atların kaslı sağrısı, insanların vücutları, denizden yükselen doğaüstü köpük. Birbirine karışmış et, kem,k, kas, sinir. Bu kadar güzel olabilir sanat. Dahası, başkası, bir ötesi yok. Tanrısal birşey. Bir daha ulaşılmaz. Mükemmel ve daha da fazlası.

Michelangelo’nun skecinde panik, şaşkınlık, korku, çirkinlik, acımasızlık.

Birinde gücü yüceltme. Diğerinde zayıflığı gözünün önüne olduğu gibi serme. Birinde cevap var, diğeri sorularla dolu. Biri göksel. Diğeri topraksal.

 

 

 

Leonardo’nun skeçini, yaratılmasının altındaki mantık ve dürtüyü anlamıştım. Michelangelo’nun skecini anlamamış, hatta çirkinliği görmemek için başımı çevirmiştim. Bugün sanki daha bir yaklaşmışım anlamaya.

Michealngelo’nun Davut adında, devasa bir heykeli vardır. Mermer, başka bir heykeltraş tarafından azı biraz oynanmış, 50 sene bir kenarda kalmış, Michelangelo ben bundan çıkarırım heykeli deyip girişmiş. Aslında bir binanın tepesinde olacakmış, o yüzden porsiyonları biraz tuhaftır: başı ve elleri büyük. Mermer de önceden işlenmiş olduğundan, vücut fazlaca incedir. Ama muhteşemdir yine de. O surat, o bacakların ve bedenin tek tarafa kaykılmış hali, ellerin hazırlığı.

Davut Peygamber’in Golyat’ı öldürmesiyle ilgili bir heykeldir. Ama Michelangelo yine en zorunu seçmiş. Davut ayağını öldürülmüş Golyat’ın üstüne koymuyor mesela, ya da kolunu kaldırmış, kılıcını sallamıyor. Bu sahneler de mutlaka çok güzel olurdu, taşa yontulsalardı. Ama bir deha ile, olağanüstü sanatçılar arasında bir fark var işte. Micheangelo’nun Davut’u, Golyat’la savaşmaya karar vermiş. Karar verdikten sonra duyulan sinirli heyecan geçmiş. Zorlukların farkında olan, çılgınlıktan uzak, herşeye rağmen üstlenilecek bir sorumluluğun kararlılığı. İşte Michelangelo’nun Davut’u o yüzden dahiyane. İnsanın nefesi kesiliyor. İnsanlığın bir olup ortaya koyduğu bu çok dokunaklı an, yıldırım çarpmış gibi.

 

 

 

Her ne ise, diyeceği o değildi ama aşkım laf dinlemiyor, illa söze karışacak, gemi ele almaya çalışacak ki ben saatlerce Michelangelo yazayım. Ama başka şey yazacaktım. Ya da şeyler.

Michelangelo Sistin Şapeli’nin tavanına fresko çizmekle görevlendirilice, bunu kendisine karşı hazırlanmış bir komplo sanmış. Çünkü fresko çok zor bir tekniktir, hele tavan ve dev bir tavan. Oysa o kendini bir heykeltraş olarak görüyordu. Pekçok figürü çıplak çizmiş, yontmuş. Rönesans’ın o muhteşem zamanlarında insan vücudunu keşfetmişler, özellikle erkek vücudunun klasik ve olağanüstü güzelliğini. Michelangelo’nun Davut’u da çırılçıplaktır. İsa’ları da çıplak yaparmış- İncil’de, çarmıha gerilmeden önce çırılçıplak soyulduğu yazılı, o da ona uymuş, o tevazuyu göstermiş. Ancak İsa, Rönesans geleneklerine uygun olarak hep sünnetsizdir Michelangelo’nun eserlerinde.

Yine karıştı yazmak istediğimle parmaklarımdan dökülen. Yazacağım şu ki, insan vücuduna bakış rahatlayacağına, daha psikopat haller almış zamanlar. Mesela 19. yüzyılda, Davut heykeline bakan İngiltere Kraliçesi ve nedimeleri utanmasınlar diye, plasterden bir incir yaprağı yapılmış da oraya oturtuluvermiş. Mchelangelo’nun bazı freskolarına da sonrasan örtüler eklemişler, İsa’nın apışarası görünmesin diye!

Bu nereden aklıma geldi şimdi? Dün, Mozart’ın Cosi fan Tutte adlı bir operasına gittik. Üçbuçuk saat, dile kolay ama Anatol gözünü kırpmadan seyretti. 7 yaşında velet için fena değil. Evde tivi olmamasının bir faydası, çocuk beyninin 45 dakikalık programlara çalar saat gibi direkt elektrik bağlantısı kurmamasını sağlıyor.

 

Yine karıştı lafım. Bazen o hale geliyorum ki, keşke dört elim olsa, iki bilgisayarda yazmak istediklerimi bir çırpıda…

 

Amaaan, başka şey yazıyordum. Hah! Operada nişanlı kızkardeşler, askere giden erkeklere döktükleri gözyaşları kurumadan, başka erkeklerle flörte başlıyor ve hatta evleniyorlar. Hüamnizm’in zirveye vurduğu bir dönemde yazılmış bu komik operadan çıkan hisse, daha sonra bir bakış uğruna birbirini hacamat eden Verdi karakterlerinin aksine, insanları oldukları gibi kabul edip, hatalarını affetmek ve yine de çok sevmek. (Bu yüzden Mozart delisiyim ben. İnsanlığın en banal hislerine toleransla bakmayı…. şimdi bir de Mozart hayranlığım girmesin konuya, iyice dağılacağız.)

Mozart zamanında seyircileri rahatsız etmemiş bu konu. ancak 19 ve 20. yüzyıllarda pek rahatsız olmuşlar bütün bu terbiyesizliklerden! Zaman nasıl değişiyor, bazen kötüye doğru! Kanın, hıncın ve intikamım yüceleştirildiği zamanlarda, insanın insan olmasına da izin yok.O sebeple gözden düşmüş bu opera. Ta ki 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar. Toleranssızlık, kan aşkı vesaire bizi nerelere getirdi, gördüler herhalde, yahu biraz insanlık diye düşünüp, Mozart’a sarıldılar olsa gerek.

3 Comments

  1. Bazen yazılarınızı okuduktan sonra eşimle paylaşırken sürekli aynı şeyi söylüyorum “Kızımın onun gibi olmasını hayal ediyorum.”. 3 yaşında bir kızım var. Bütün gün şakı söyleyip hikayeler anlatıyor. Sizin gibi olsun istiyorum. Şimdi bu yazınızı okurken de gülesim geldi. Çünkü ben de anneniz gibi hukukçuyum ve kızımın hukuk filan gibi bir dalla değil de sanatla ilgilenmesini çok çok çok istiyorum

    Bu arada yazmadan da duramadım: Doğrudan kelimesi yerine kullanılan kelimenin sonunda bir t harfi vardır: direkt

  2. İnanamayacağınız kadar gurur duydum. Kızlarımızın bizleri kat be kat aşması dileğiyle, kuzuyu sıcacık ensesinden öperim.

  3. Profesyonel Uygulama Merkezi Hacamat Yapan yerler arasında en geniş kapsamlısı bay ve bayan haccamlar bulunmaktadır. Adana'da hizmet vermektedir.

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


four × 5 =