web analytics

Burun

Brian’ın kızkardeşinin dört çocuğu var, dördünün de burunları hani klasik Yahudi burnu sınıfından. Dört minik, sevimli yüzün ortasında dört  kocaman burun. Anne babaya hiç benzemiyorlar şimdilik. Anneyle baba burunlarına estetik ameliyat yaptırmışlar yıllar önce.  O yüzden fotoğraflar bir “evlat edinilmiş” izlenimi veriyor.

Ben burun severim; çok ufak, düzgün burna bakmayı içim kaldırmaz! Hayatımda bir kere düzgün ve ufak burunlu biriyle çıktım. Herkes çok yakışıklı çocuk dediydi diye. Bir ay kadar. Burnumu seviyorum. Burun dedin mi burun gibi olmalı. Suratının orta yerinde olsam mı olmasam mı triplerinde, utangaç bir çıkıntı. Sevmem. Suratın kendinden emin değil gibi. Aynı sebeple hatları çıkıntılı olmayan yüz yapısından da pek hoşlanmıyorum. suratını döndü mü o boyun, surat ben buradayım demeli. Üzerine yumuşatıcı film takılmış stüdyo lambası gibi surat sevmiyorum. Babam da burunludur, kocam da. Yüzlerinin şekli insanın aklında kalır. Hiç birbirlerine benzemiyorlar ama burunları ufak mıydı değil miydi diye sormaz insan kendine.

Bizim bir kedimiz var; kısa tüylü İran kedisi. Pek sevimli birşey. Hem İran kedisi olarak bebek suratlı ve hem de kısa türlü olduğundan ev yavaş yavaş dev bir kedi tüyü topağına dönmek üzere değil. Ama ne var ki burnu yok. Yani yok sayılır. Düğme gibi, simsiyah, unufak birşeycik. İnsanda burun seviyorum ama hayvanın düğme burunlusu çok sevimli geliyor gözüme. Amma ve lakin bu cinslerin burnu o kadar küçük ve kafatasına gömülü ki, nefes almaları kolay değil. sıcağa, soğuğa dayanamıyorlar. Bir hapşırıktır, tıksırıktır gidiyor.

Kedimiz 7 aylık. yumurtalıklarını aldırdık, çünkü çiftleştirmeye niyetimiz yoktu. O arada doktor minicik burnuna minicik aletlerle bir operasyon yaptı ve burnun alta dönen kıvrımlarından milimetrik kesti. Kesti ki burun delikleri daha iyi çalışsın. İleri de de az oksijenden kalp hastalığına vesaira yakalanmasın. Pek bir fark belli değil. Burun simsiyah ve etrafındaki tüyler de öyle. zaten görmek için büyüteç gerekiyordu, alınan parçaları farketmek için güçlü bir mikroskop lazım!

Benim burnumun kanatlarında uçuk çıkar bazen. Eskiden bütün ön kısmını sarardı, şimdi biraz azaldı. daha doğrusu çocukken çok fenaydı, sonra hemen hemen yok oldu ve şimdi kırklarımdayım; biraz geri geldi. Bu uçuk bir çeşit herpes virüsü. Herpesin cinsleri var: bazısı ağızda, dudakta. Bazısı cinsel organlarda. Benimki pek banal: dudak ve ağızdaki cinsten. Ama işte her nasılsa karakteri bol burnum da illa edinecekmiş demek. Çok çocukken ünlü bir cildiyeciye götürmüştü annem beni. Çok şık ve eski bir binaydı diye hatırlıyorum. karanlık ve büyük bir odası vardı. antika masalar, sandalyeler, kocaman, eskimiş ama antika bir halı. adam pansuman yapacağım diye tutturmuştu burnuma. Bir iki dakika sonra tıp tıp tıp edilmekten bütün burnum uyuştu. acımadı ama uyuşma da insanın içini fena eder. Sonra kalktık, gideceğiz. Ben o güzelim halının üstüne o gün ve hatta bir önceki gün yediklerimden arta kalan ne vardıysa hediye bırakmıştım.

Almanya’da bir doktor çiçek midir filan diye panik olmuştu. Oysa Türkiye’de genç bir doktor ne olduğunu anlayıvermişti hemen.

Çıkarken çok acır. Zonklamasından uyutmaz. Sonra kabuk bağlar, altı sapsarı irinli. Bir insanın kabukla imtihanı böyle bişey. Nasıl da kopartılmak ister o kabuk; semsert! Ama bir yandan da burnunda kocaman yara izi mi kalsın? Büyüyünce seçici sabırlı olmamın sebeplerinden birini bu kabuklara bağlıyorum ben. Başka taraflarımdaki yara kabukları elimden kurtulamamışlardı. Bazen aylarca kazı işleri yapardım bir bölgede. Demek önemine inanırsam sabredebilmeyi öğrenmişim ama sonuçta insanız yani. Bazı kabuklar sabır gerektirmez; tatlı tatlı yolar, yolamadığının acısını çıkarırsın.

Burun diye çok güzel bir kısa hikaye vardır.  Rus yazar Gogol’un. Adamın biri birgün bir bakar ki ekmeğinde burun var! Burun da önemli birinin burnu. korkusundan nehire atmaya çalışır burnu ama polise yakalanır. Öte yandan Kovalyov burnunun yerinde olmadığını farkeder ve hatta ortalarda insan gibi dolaştığını öğrenir. Sonra daha da fenası olur: polisin geri getirdiği burun yüzüne uymaz!

Daha detay yazmayayım. Çok güzel ve sevimli ve gerçeküstü ve harika bir öykü. İnternette Türkçesi de var diye hatırladım. Okuyun, sonra da bir bakın bakayım burunlarınız hala yerinde mi?

Dün müzede sempozyum çıkışı (sempozyum eski Yunan’da sadece erkeklerin katıldığı içkili eğlenceler demekti) birbirinin üzerine devrilen, sokaklarda kusan, şarkı söyleyen, işeyen sarhoşların binlerce yıllık şarap kaplarına, binlerce yıl önce çizilmiş resimlerine baktım uzun uzun. Oğlan yerde oturmuş, bu sahneleri kağıdına çizerken. Eve gitsem de şarap içsem diye çekti canım. Resimlerde tasvir edilenler genç erkekler. Ben öyle dağıtmayayım da, şöyle çakır keyif olmaya bir itirazım yok.

Sonra salona piknik örtümüzü serdik; nar şarabı, kuru et, tuzlu balık, peynir, meyve. Duvarımıza da Herzog’un yeni dökümanterini projekte ettik. Hani Fransa’daki bir mağarada bulunan otuzbin yıllık resimlerle ilgili olan. Sarhoşuna, sanatçısına; hepsine birden kadeh kaldırdık. Şerefinize.

Sonra Anatol müzeden aldığı Minotar ve Cerberus oyuncaklarını yatağa getirdi. Biraz onların mitolojik hikayelerinden konuştuk. İnsanlığın binlerce yılda yarattığı hayal dünyasını üstüne çekti ki sıcacık bir yorgandır. Uyuya kaldı.

Author:anatol

Canım oğlum, güzel yavrum Anatol, kocam, kedim ve ben Elif. Biz çokça Amerika'da, azıcık Türkiye'de, hepten dünyada yaşıyoruz. İnternette yazmak okyanusa içinde mesaj olan şişe salmak gibi birşey. Benim şişemi siz buldunuz.

Subscribe

Subscribe to our e-mail newsletter to receive updates.

No comments yet.

Leave a Reply