Bir Ben Var Ki

Doğanın itiş gücünü hamileyken anlıyor insan. Gık mık anlamıyor, sen yesen de, yemesen de, bir yerinden tırnaklarını geçirip alacak o besini o fetus. Mide bulanacak, yok o karın üstündeki çizgi bana olmaz kesin derken kurulmuş saat gibi belirecek çizgi. Hava soğuyunca pencereyi örtmek mümkün. Sıcakta klima varsa açmalı. Ama doğanın bir inatçı halleri var ki, laf dinlemiyor.

Saat farkı da böyle. Hah, sen kendi bastığın yeri dünyanın merkezi mi sandın? Bir 12 saat uç bakayım, nerede olduğunu görürsün merkezin. Saat gece 1:30. Uyku alınmış. Güne hazır. Ama gün sana hazır değil be güzelim. Saat 3:30. Acaba hızlandırmak mümkün mü şu dünyanın dönüşünü? Hani çok kaşıntım tuttu da. O yüzden demiştim. Bir duyan var mı? İmdaaat!

Saat 5’e doğru, kapıda bekleşen vatandaşa aşağılar bakışlar atan öğlen yemeği dönüşlü devlet memuru doktorlar gibi, kuşlar nazlı nazlı cik mik etmeye başlıyor. Dünyanın senden haberi yok, ne haber? Dönük, aydınlandık, uyandık. Sen haline yan.

Havaalanında oyumu verdim. Hayır. Önüme gelene sorarak, soruşturarak, okuyarak, düşünerek. Karın ağrılarına gark olarak. Partizanca karar vermiş olanları bir kıskandım, sormayın. Ben Beşiktaşlıyım çünküm babam da Beşiktaşlıdır diyenler gibisinden evet çünkü evettir ve hayır çünkü hayırdır diyenlerin yerine geçesim, beynimi kafataslarına koyup başağrımdan kurtulasım geldi. Ama olmadı, ev ödevimi çalıştım. Sonuçta hayır’a bastım. Oldukça yalnız bir deneyimdi. Oy noktasına işaret koymamışlar. Pasaport polisinden sorup öğrendim. Sıralar sıralar olur sanmıştım, kimsecikler yoktu. İki masa koymuşlar. Boş. İki masada insanlar bekleşince sadece senin için, hangisine yürüyeceksin, birini diğerinden ayırdetmek olmaz, acaba tipimi mi beğenmedi, ter mi kokuyoruz, ne o, öbür partili midir diye düşünürler, o yüzden yazı yazar gibi, ya da bandoda majördüm ben- yani bando şefi, yürümeye sol ayakla başlanır orada ve bunun gibi bir dolu acaip hayat öykülerimden etkilenerek sol masaya yürüdüm.

Hayır, oyumu sandığa sokuştururken öküz gibi sırıtıp hayırlı olsun filan demedim. Hepinize kolay gelsin dedim.

Deri ve kan değiştirmek için birbuçuk ay yeterli ve gerekli. Eve döndüğümde bir taze hissettim kendimi. Histeriyi atmak için 10 yıl gerekiyor. Türkiye de, ziyaret edip çok beğendiğim ülkelerden biri gibi tatlı geldi. İyi ki orada ailem var diye düşündüm. Çok acaip ve enteresan bir ülke. Ha, bir de Portekiz’e gitmiştim, değil mi? Konserler – kendi açımdan- başarılı, dolu ve tatmin edici geçti. Halkı sıcak, siniri alınmış Akdenizli. Yemekler mükemmel. Balık enfes ve hatta Türkiye’dekinden daha enfes, şarap harikulade. Tarihi bina şöyle böyle- büyük deprem geçirmişlerdi- öyle bir deprem ki, Avrupa’yı değiştirdi, din zincirini kırdı, vesaire, binaların çoğu 18. yüzyıldan kalma. Burun kıvırtılacak veyahut salya akıtacak birşey yok. Çok güzel, pek hoş. İyi ki gitmişim.

Ekim’de konser var. Ezberlenecek bir dolu eser. Ha ha ha!

Yabancı olmak hissine tiryakiliğim var benim. Herkes evini arar, ben evim gibi gelince huzursuzlanıyorum. Türkiye’ye de yabancı hissediyorum kendimi, Amerika’ya da. Yabancı hissetmiyorum, yanlış bir kelime. İkisinde de rahatım, yabancılık hissetmiyorum. Sahiplilik ve sahiplik hissetmiyorum demeli. Ve güzel geliyor böylesi. Bir süredir üzerinde düşünce alıştırması yaptığımdan, taze bir konu değil. Hatta basbayağı bayat. O yüzden bu yazı konunun sonu olsun.

İki gökdelen arasına gerilmiş ip. Üstündeyim. Saçımda sert rüzgar. Vücudumu itiyor, sallıyor. Başta ürkek. Ama bir nokta var, tam balans, insan gülmeye başlıyor, düşebileceği yere değil, ama etrafına bakıyor, hatta bakmıyor, artık bakmasına gerek yok ki, çünkü orada olmak yetiyor, bakmasan da biliyorsun nerede olduğunu, zaten bilmesen de olur, başkaları da bakmasa ve sen de başkalarına bakmasan da, hepsi olabilir, hepsi birden, işte orada, tamamıyla orada, tüm olmaklığımla, korku yok ama heyecanlı, orada olmaktan mutluluk.

Dünyaya ve hayatın hallerine alışmam ne kadar uzun sürdü!

3 Comments

  1. Parti tuttuklari icin cevabi belli olanlara cok laf etmemek lazim. Ufak bir ramazan hediye paketine karsilik oyu belli olanlar daha beter bence.

    Bu arada ben oyu atarken sonra agzimdan gayri ihtiyari hayirli olsun lafi cikti. 🙂 Okuz gibi siritmamistim Allahtan.

  2. “Doğanın itiş gücünü” bimem de, “fetiş gücüyle” uğraşmak yakın yüzylımızın misyonu olmalı (marksist esinti).
    “dünyanın dönüşünü hızlandırmak” belki (buna çok ileri bilim ne der) mümkün değil de, doğanın temelindeki virüs olan entropi, yüksek yaşama bilinciyle durdurulduğunda, o dediğin mekanlardaki zaman farkları neden yok olmasın ki. tanrıdan umudumuz yok da, bilimin ağır ağır ilerlemesi heyacan verici:)

    Oy vereceğiz, elbette “hayır” diyeceğiz. Çünkü, en önemli noktada hayor diyebilmek, cesaret, bilgi ve düşünceye dayanır genellikle. “Engin eşeğe çıkan çok olur” anadolu özdeyişini davranışa hakim kılmak gerek.
    Genelliği bozan tek etken “öfke”dir ki onun da hayata dair bir anlamı vardır.
    neden hayır demek istediğimin özeti olsa da, hayatın bütün kurgularının, sistemin ideolojisinde mevzilendiğini düşündüğümdendir. Bu yasa taslağındaki birkaç olumlu maddenin, kokmuş et yemeğine sos olarak konması kadar sinsilik barındırıdığını bilmek her insanım diyenin harcı değildir.

    Türkiye’de gümrüklerdeki engelleri kaldırsalar, içerde kaç kişinin kalacağını merak ediyorum. Asıl anket sorusu bu olmalıydı. Uluslararası bir şirekt böyle bir araştırma yapmış, “yaşam kalitesi bakımından 250 civarı ülke içinde istnbui 114. sırayı almış! Siz dua edin ki, evrensel sanat kanatlarınızla gümrük düvarlarını deiliyorsunuz. İçerde kuru milliyetçiliğe üzülüyorum.
    En kötüsü, genel kötülüğü farketmek değil,

    “Dünyaya ve hayatın hallerine alışma”yı kaygısılığa indirgemektir. Alışmam zor oldu diyorsunuz ama, biraz daha zor olması hümanist yanınızı besler diye düşünüyorum:)

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


1 × three =