Bildin mi?

Anatol daha ufakken kalabalıkta yakınındaki blucinli erkek bacağına, tepesinde ne var diye bakmadan sarılır, Daddy! derdi bazen. Ben çocukken İstiklal’den geçerken pek yukarılara bakmazdım. Çocuklar neden upuzun bacaklı, küçük kafalı insanlar çizerlermiş? Çünkü gördükleri o da ondan.

İstanbul’un güzel binalarını nasılsa yabancı birileri gelmiştir de yapmıştır diye düşünerek, mimarlarını merak etmeği bile düşünmezdim. Öyle ya; bizimkiler benim yaşadığım cinsten, barınak tipli binalar yapıyorlardı boy boy. Taşları dantel gibi işlenmiş, üstlerinde eskiden kalma Fransızca yazılar olan binaları bizimkiler yapmamşıtır kesin.

Bir ara İtalyanca dersi alıyordum. Pera Palas’tan aşağıya inen yokuşlardan birinde bir evde oturan bir kadından. Nereden bulduk hocayı? Hiçbir fikrim yok. Hatırlamıyorum. Çok ufak tefek ve yaşlıydı. Oldukça aksanlıve mükemmel bir Türkçesi vardı. Eh, Türkçe’si çok iyiydi çünkü doğma büyüme İstanbullu’ydu! Babası da, babasının babası da… Levant’tı kısacası. Türkçe’yi yabancı dil olduğu için aksanlı konuşmuyordu. Onun Türkçesi böyleydi. Anadolu’da birçok ana dili Türkçe ama degişik aksanlar olduğu gibi.

Minik minik ve çok bombeli tırnakları vardı. Öğrettiği İtalyanca dışında evinin kokusunu, görüntüsünü, ellerini, saçlarını hatırlıyorum.

Hani eğer ki İstanbul’u severlerdenseniz; İstanbul’daki Markiz Pastahanesi, Büyükada’daki yetimler okulu, Pera Palas, Eminönü’ndeki Hidayet Camii, Arkeoloji Müzesi, Haydarpaşa’daki şimdi Marmara Üniversitesi diye bildiğim bina, Karaköy’deki Osmanlı Bankası binası, İstanbul Erkek Lisesi ve daha nice camii ve İstiklal’de ve Karaköy’de hanları ve birkaç yalıyı kim yapmış diye merak ederseniz, cevabı Alexander Vallaury. Ve hemen atlamayın, işte ne varsa yabancıda var filan diye. Çünkü Vallaury doğma büyüme İstanbullu Levant idi. Osmanlı İstanbullusu idi diyelim. Geninden Fransız ama yetişmesiyle kültürüyle hiç de Fransız değil, İstanbul’a o çok özel Levant kültüründe yetişmiş bir adam ki Levant kültürü ne Avrupalı kalmıştır, ne de tam Doğulu’laşmış, kendisine göre bir kültür yaratmayı başarmıştır bence.

Ne yazık ki Vallaury hakkında hemen hemen hiç Türkçe bilgi yok internette hemen şöyle kolayca bulunabilinecek. Yaptığı binalardan birini alışveriş merkezi edeceklermiş. Etsinler- don da satılır güzel binada, sütyen de. Mesele o değil. Yıkıp yıkıp sonra başka birşeyler yapıp, hala tarihi eser saydırtmaya çalışmak gibi bir anormal durumlar var ortada. Elalemin binasının tek taşı Ortaçağ’dan beri değişmemişken, bizde geçen yılın fabrikasyon tuğlalarını müthiş bir bellek düşmanlığı göstererek sıvayıp sıvayıp “kazandırıyoruz” yeni nesillere. Ola ki bellek düşmanlığımız biraz da aman zaten yabancının şeysi, boşver ne gerek var şeklinde bir tepkiler sebebiyleyse; bunların mimarları yabancı değil. Yani bu insanları yabancıdan sayıyorsanız, o başka. Ama İstanbul böyle bir yerdi- yabancılı, mabancılı, Müslüman’ı, olmayanı, Levant’ı, şusu busu ile bir başka diyar. Ha tabii Müslüman olmayan da yabancı sayılıyorsa ona cevabım yok. O zaman çoğumuz yabancıyız zaten.

 

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


17 + 5 =