Bak, burası biraz şöyle olsun…

Bugün Türkçe’ye konserve diye çevrilmesi uygun olabilecek cinsten müzik kaydım vardı. Şöyle oluyor:

Televizyonda, kabloluda, filmlerde, reklamlarda filan filan bir sürü müzik var. Yayın anının hemen her anı müzikli. Bu müzikler her an yepyeni bestelenmiyor. Konserve müzik şirketlerinin elinde şuna uygundur, buna uygundur diye istiflenmiş binlerce saat hazır müzik oluyor. Siz programınızda ne lazımsa, bu şirketten satın alıyorsunuz. Şirket de anlaştığı besteciden konservelik müzik satın alıyor.

Filmler ve programlar için orijinal müzikler de yazılıyor tabii. Ama doldurulması gereken kısımlar oluyor. Bunlarda konserveci şirkete gidiliyor. bazı televizyon müzikleri sırf konserve.

Irak ve İtalyan asıllı, bir dolu Hollywood filmine orijinal müzik yapmış besteci bir akadaşın konservelik “ruhumsu, ruhlar öbür dünyadan ses veriyor gibimsi” müzik ve ona da pek tabii ben deniz ruhsal soprano sesine ihtiyacı var idi. Konserve müzik yaptığı şirket böyle birşey lazım, besteleyiver demiş. O da besteyi yapmış, üzerine aaaaalayıp oooolayacak ben lazım.

(Film bestecilerinin beni genellikle aradıkları işler ya manyak sesler çıkarılması gereken şeyler, ya düpdüz opera, ya da ruhlar.)

Kayıt sadece 1 saat. Önceden ücret için anlaşıyorsunuz, ancak eğer olur da kaydedilen müzik önemli bir film tarafından kullanılır filan ise diye, oradan da gelecek yüzde hakkını açık tutan bir anlaşma imzalıyorsunuz. Sonra müziği kulaklıkla dinliyorsunuz. Ortada nota filan yok! Film müzikleri kaydederken notalarım oluyor ama bu konserveler…. konservelik işte. Boş müziği birkaç kez dinle, sonra besteci “bak yani, şöyle uuula, şöyle nefesli olsun, şurası biraz fortemsi, orası 10 yaşında çocuk gibi, uzuuun uzun, nefesin yettiğince, genellikle vibratosuz, hani ruh sesi canııım!”

Yani sanki kahvaltıda yumurtayı nasıl yapalım da yiyelim gibi bir hesap. Bolca el hareketleri, bel kıvırmaları, göz kapağı indirmeleri, hani şu şarkı vardı ya filan benzetmeleri. Çünkü ben, müzik başlayınca ne notası! Uyduracağım yahu! Ta ki bestecinin içinden geçenle benim uydurduğum melodi ve ses rengi uyuşana kadar, üç dakikalık müzik için kafamda kulaklık, burnumun dibinde mikrofon, belki otuz kere birşeyler deneyeceğim.

Notamı verseler de ben notamı söylesem yaaa, bana bi nota yok mu yaaa, şimdi böyle bestecinin istediğini fal bakar gibi bulmaya çalışmak yaaa, notam yaaa…

İstediğine benzedi mi? Şunu şööle yapiim mi? Haydi bir daha kaydedelim.

derken.

Birden ya, biraz etnik birşey deneyelim, sen Türk’sün, birşey uydursana etnik filan hani.

Haydaa. Her Türk illa türkücü müdür? Hımmmm…. Ruhani ruhsal birşey. Uzuuun uzun. Tamam. Havada bulut yok.

Ve arkadaşlar, ben o kel alaka müziğe havada bulutu ruhani bir şekile sokarak uzuuun ve nefesli ve biraz etnik gıgı oynaşmalarını abartarak söyledim. Kayıt bitti.

Şimdi arkadaş o kadar denemelerin içinden bir ezo gelin çorbası yapacak, hem de bulutlu ve dumanlı ve kimbilir hangi filmin veyahut reality show’un içinde, en korkunç veya en heyecanlı veya en dokunaklı yerinde uuulayıp aaaalayacağız.

Geçenlerde de son CD’mdeki bir Puccini ile ilk CD’mdeki Çaykovski’nin kullanım haklarını bir Meksikalı film yönetmenine sattım. Puccini’yi en sona, millet birbirini makinalıyla tararkenki bölüme koymuş diye duydum. Haziran’da galası var. Bakalım benim zavallı aryanın eşliğinde ne kanlar akıyor!

4 Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


11 + two =