Ayşe… Gül!

 

Çocukken Ayşegül kitaplarının resimlerinin içine düşesim vardı. Otobana sıralanmış kirli, çürük diş gibi, griden başka renk bilmeyen despot apartmanların birinin balkonundan, kendisini nasıl olduysa tozlu topukların altında ezilmekten kurtarmış üç beş cılız otu seyrederken, elimde Ayşegül kitabı- çocukların tombul yanakları serin ve gül pembesi, yerleri cilalı evleri, sağlıklı deve tabanları, herbir ağacının herbir yaprağına içi gitmiş bir kültür. Evin içinde, dışında kargaşa, keşmekeş, kitabımda her daim güleryüzlü baba, önlüğüyle mutfağı şenlendiren anne.

Burnumu değdirirdim resimlere ki belki beni de içlerine alırlar, inan bir kez arkama bakmam. Annemle babam unuturlar beni nasılsa.

Yıllar sonra öğrendim ki, o kitabın (kitapların) yazarı Belçikalı- Gilbert Delahaye imiş. Ve kitabın karakterinin esas ismi Martine. Yine de öyle bir yer etmiş ki Ayşegül ismi kafamda, eğer o ismi bileydi Delahaye, Martine filan boşverir, Ayşegül koyardı. Aynı kitapların İngilizce tercümesinin adı Emma. Bir de Debbie varmış. Emma daha mı yakın Ayşegül’e nedir? Belki Martine’de sesli harf eksikliği, a harfini de pek severim ben üstelik. Baş harf diye küçümsenir biraz, hemen ortalıkta, kırmızı renk gibi. Ama kırmızı rengi de severim. Sırf güzel diye küçümseyecek değilim. Sezar’ın hakkı Sezar’a.

O güzelim resimleri çizen de bir Belçikalı- Marcel Marlier. Nerede görmüş o güzellikleri de kalemine takılmışlar diye sormayacağım. Ben gri şehrin gri çocuğu, uzun zaman renklere kördüm. Şekilleri algılardım da, renge bakmak aklıma gelmezdi. Öyle bir zamana doğmuşum ki, ben çocukken kurşuni ceket altına ölü kahverengi etek yanına süylü kahve çanta altına kimyasal atık yeşili ayakkabı giyerdi büyükler. sonra sonra renk algım açıldı, o zamandan beri vahada su içer gibi içiyorum renkleri. Doya doya.

Marlier- belli ki mükemmel bir çocukluk hayali peşinde, bazı şeyleri cilalamış, parlatmış ama cilalayacak parlatacak veri varmış ki yapmış. Betonda yaşanın hayali de beton oluyor; bir minik toprak kapta yetişmiş alev rengi çiçek hayali kurduğumuz yalan. Belki filmde, animasyonda, karikatürde gerçek ama gerçek hayatta gerçek değil. Belki o sebeple betondan gelen betonlaştırıyor gittiği yeri. Hayalinde beton çiçekler açtığından.

Bir Amerikan ressam vardı- ressam diye yazarken parmaklarım eklemlerine çekiliyor ama öyle diyelim. Thomas Kinkade adında. Dün ölmüş- gençti. O haberi okurken hatırladım Ayşegül’ümü. O da mükemmelleştirilmiş hayal dünyalarından evler, kırlar, bahçeler, geceler, dereler çizerdi. Ama nedense Ayşegül kitaplarındaki çizimler gibi değil- içi fosforlu, hastalıklı sahnelerdi onun çizdiği. Karakter olarak antipatik olması değil resimlerine vuran. Evet, dinini kartvizit etmiş, hani neredeyse din-ist bir adamdı. Alkolik, kavgacı, kadınlara sataşan, tuhaf bir yaratık. Ama öyle bozuk sanatçılar var, sanatları öyle olağanüstü ki, şuymuş, buymuş aldırmıyor insan. Ama başka bir hastalık vardı resimlerinde. Belki tablolara baktığımda hissettiğim, bu tablo bu ressamın aşkı değil, senin aşkın olduğunu tahmin ettiği bir sahnedir hissiydi. Yani bir çeşit ikiyüzlülük, aldatılmışlık, ketenpereye getirilmeye çalışılma hali. Hadi, hadii, sen şimdi seversin böyle otlu böcekli resimleriii diye fısıldıyordu sanki kanvas. Hele yakından bakınca, insanın suratına sırıtan fırça darbeleri ama ışıltıların, ışıkların, pembelerin, morların arasından yine de, yine de…

 

Belki herbir çiçek en hesaplanmış açısıyla, bam telime bassın diye düzenlenmiş, kırık görünen kapı, eskimiş değil de, eskitilmiş duvar, kendimi pazarlama sanatı ustasının eline düşmüş kedi yavrusu gibi hissettiriyor bana.

Buna kiç diyorum ben. Sadece bir duyguyu silahın ucuna oturtmuş gibi hedef alan sanat kılıklı şey. Av ve avcı hissi. Avcının duygularından hiç koyvermediği, duygularından yatırım yapmadığı, duygularından açık bırakmadığı şey. Karşısındakinin bir sen var ki senden içeri diyemeyeceği, duvarları kalın paralarla örülmüş kale.

Sanatın içinde sanatçının kendisinden, sanatçıyı utandıracak birşey olmalı. Sanatın kalitesinden utanç değil de o utandıracak şey, sanatçının çok özelinden damlamış bir öz olduğu için utandıracak birşey. Özellikle konulmuş utanç verici şeyler de değil. Yanlışlıkla, bilmeden, farketmeden damlamış şeyler. O zaman yüksek olmasa da sanat, kiç olmuyor hiç olmazsa. Sanatçı sanatı sömürmemeli. Sanat sanatçıyı sömürmeli.

 

2 Comments

  1. Ah Ayşegül… Ayşegül Roma Tatilinde, Ayşegül Ata Biniyor ve Ayşegül Denizde unutamadıklarımdan. Benim imrenerek baktığım illustratörün saçlara verdiği parlaklıktı. Okumayıp resimlerine bakardım çokça. Bahsettiğin gibi griliğin içinde yaşıyor olmanın dışında, o kızın mutluluğu, maceraları, neşesi… özenirdim. Kendi hayatımın da bu kadar renkli, saçlarımın bu kadar parlak olmasını isterdim

  2. Sanirim Istanbul’un sehir cocuklari bir kusak boyle yetistik…

    Cok cocuk kitabim oldu. Ama kitaplarimin cogu yabanci kitaplarin cevirileri idi. Banka yayinlari. Aysegul gibi yabanci. Bunu yillar sonra farkettim, uzuldum de… Tamami Turk yapimi olan yegane kitaplar ise, keloglan, Nasreddin Hoca ve hala hatirlamak dahi istemedigim Omer Seyfettin hikayeleri idi. Karsilastirma yapmak dahi istemiyorum.

    Aysegul serisi hala Paris’te herhangi bir kitapcida ciltli alinabiliyor. Dayanamayip aldim da, benim favorim uc tanesiydi. Aldim, bu yasima ragmen.. Gazete ilavesi degil…

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


thirteen − five =