Ayakkabı

Ben de içinden ayakkabı ve oje geçen bir yazı yazmak istiyorum. Tam yazacağım, aklımdan başka tren geçiyor. Toz duman. Oysa çok güzel rugan kırmızı Mary Jane ayakkabılar almıştım. Kısa tırnağa kırmızı oje severim. Parmak uçlarımdan kan damlasın. David Lynch filmlerindeki kadınlarda olur. Saçımda iki tel beyaz buldum da heyecanlandım. Çikolata rengi saç boyası yakışır mı acaba? Ama daha çok zaman var herhalde.

Babamı aile fotoğraflarını bilgisayara aktarıp yollasın diye sıkıştırıp duruyordum. Nihayet bir tane yollamış. Devamını bekliyorum.

Ortada, beyaz- sarı saçlı çocuk babam. Sağında solunda halalarım. Sağdaki adam dedem Abdülaziz. Ortada babaannem Emine. Solda dedemin kardeşi Sait. O zamanlar fotoğraf az çektirildiği için olacak, karakterin kesin ifadesi, saygıdeğer görünmek gereken bir an, çoğu yüzlerde bir ciddiyet var.

Babaannem o kadar genç ki! Yaşı yirmiden az fazla. Sait Dedem yakışıklı. Onunla tanışmadım- ya da hatırlamıyorum. Aziz Dedem ince, uzunca, parmakları uzun, o da hep öyle, ince uzun kaldı. Sonuna kadar. Adile Halam hiç değişmemiş, Nebahat Halam da hemen hemen aynı. Çocuk felci geçirdikten sonra çekilmiş bir fotoğraf bu, bir bacağı diğerinden geride kalmaya başlamış bile. Babaannem babamın sarı saçlarına kıyamamış, bir de kocaman kurdela takıvermiş. O zamanlar değişik düşünüldüğü belli. Bugün o sokaklarda kırk kişiden ses çıkmadan dolaştıramazsın oğlunu böyle.

Dedem jandarma idi. Aslında bir titri var ama ben hatırlayamadım. Babam düzeltene kadar böyle kalsın. Albay değil, başka. Sait Dede emniyet müdürlüğü yapmıştı diye hatırlıyorum. Soldaki halam polis okulunda öğretmenlik ve müdürlük yaptı. Sağdaki halam bankacıydı. Çok artistiktir. Babam işadamı oldu. Bunu yazarken zorlandım, çünkü hiç öyle görmedim ben onu. Fabrikası olan sanatçı. İlla yaptığın işle başlıklanmak tuhaf şey. Sen yıllarca bakkallık yaparsın ama aslında içinden şairsindir. Kim karar verecek kendinden başka? Bazen bana ne iş yaparsın dediklerinde, “Şeyler,” diyorum.

Yıl 1948 filan herhalde.

Valla cehaletimden olacak, Libya ile Türkiye’nin tarihsel yol kesişmelerini biraz biliyordum ama dahası varmış, ben bilmiyormuşum. Yusuf Karamanlı adında bir şahıs, Osmanlı tebası, 1711- 1835 arası Libya’yı yöneten Karamanlı ailesinden. Ben Libya’yı böyle kraliyet gibi yöneten bir Karaman filan olduğunu bilmiyordum doğrusu. Yani oraya buraya yollanan paşalar tamam, bu başka türlü birşey. Basbayağı küçük bir hanedanlık. Ta Karaman’dan. Meğer Ahmet Karamanlı adında etkili bir yeniçeri, Osmanlı’nın zayıf dönemi, Libya’nın Osmanlı yöneticisini öldürmüş, yerini alıp kendine bir kraliyet kurmuş. Ekonomiyi filan şeyetmiş, herşey güllük gülistanlık, meğer korsanların gelirleriyle ve korsanlardan korunmaya çalışanların gelirleriyle. Bugünün söyleyişiyle, adam haydutun biriymiş kısacası. Torunu Yusuf da haydut oğlu haydut, Akdeniz’de ticaret yapmaya çalışan Amerikan gemilerine korsanlık edip, Amerika Birleşin Devletleri’ne de eğer 225bin Dolar uçlanmazsanız buradan gemi memi geçirtmeyiz diye kafa tutmuş. O zamanın başkanı Thomas Jefferson. Jefferson hassiktir oradan demiş, Yusuf Bey ABD’ye gayri resmi savaş açmış- gayri resmi kısmını anlayamadım. Birşeylerden koruyor olmalı. ABD gemilerini yollamış, Karamanlı büyük bir Amerikan savaş gemisini ele geçirecek kadar başarılı olmuş ama sonra ülkeyi karadan asker basacak diye tırsmış ve barış imzalamış.

Napolyon Savaşları zamanında Karamanlı ailesi korsanlığı hepten bırakmak durumunda kalmış. Ekonomik zorluğa düşmüşler. Yusuf, oğullarından birini “taht”a geçirmiş, ama o noktada Osmanlı’nın canına tak etmiş olmalı ki, Sultan 2. Mahmut, ulan bir de sizinle mi uğraşacağım diyerekten bir parça ordu yollamış, Karamanlı’yı filan darmadağın etmiş, bu masal da bitmiş.

Eh, nerede kaldı ojem ve ayakkabım? Babamın yolladığı resimden belliydi kırmızıdan bahsedemeyeceğim. Kafamı karıştırdı, anne kadın blogu kostümümü yırttı. Kaldık yine böyle sap gibi.

Yok, bu yazıyı şey etmeyecektim ama Yusuf filan yeni öğrendiğim bir bilgi, unuturum diye not edeyim derken karıştı, ben biliyorum. Yoksa Karaman ailesiyle hiçbir benzerliğimiz yok. Kırmızı ne demekmiş, biliyor musunuz? Yani kırmızı kırmızı da, isim Arapça’dan keliyor. İngilizce’ye bile crimson şeklinde akmış. Neyse, Arapça qirmiz denilen bir bit var, eskiden kırmızı boyayı bu hayvanı kurutup, ezip, pudrasını çıkararak yaparlarmış.

Red Kid’in atının Türkçe uyarlamasıyla Düldül olmasına nasıl olmuş da yeri yerinden oynatmamış bizim ahali, şaşıyorum. Yani hep şaştığım bir konu değildir, hayatımı buna şaşmakla geçirdiğim sanılmasın. ama şimdi kırmızı deyince Red Kit aklıma geldi, Düldül ‘ü de düşününce şaşırıverdim. Düldül, Muhammed’in damadı Ali’nin atının adı değil mi? Muhammed’in atının ismi olsaydı, kesin Red Kit’i Türkçe’leştirenler için fetva çıkardı.

Bir de Cebrail’in Muhammed’e verdiği, İbrahim’in atı Burak var. Hani üstüne binerek gökyüzüne çıkmış. Brian bir ara biz Türkiye’deyken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bir zata İngilizce öğretiyordu. Evden alıp derse götüren şöför, adını söyleyemediği için Burak adını takmıştı ona.

İbrahim deyince, Urfa’da, İbrahim’in doğduğu mağaraya gitmiştik. Kadınlar bir taraftan, erkekler başka taraftan, bir haldır huldur, ne gördüğümü hatırlamıyorum. Büyük bir acele ve endişeyle dua eden, itişip kakışan insanlar hariç. İnsan, inançlı cins insanların daha sakin olacağını hayal ediyor. Tayvan’da da tapınaklarda hırsla dua edenleri seyredince afallamıştım biraz. Durun yahu! Ucuzluktan ayakkabı mı alıyorsunuz? Kaçan vapura mı yetişiyorsunuz! Hani birbirimize yer verelim, selamlaşalım, gülümseyelim, sonra gitsin herkes köşesinde işini görsün, benim gibiler de mağaranın tarihi, insanlar üzerinde etkisi, içinden gelip geçmişler hakkında biraz medite etsin.

Ayakkabı!!!! Yaşasın, ucunu buldum ipin diyecektim ama birşey daha vardı yazacağım. Yazmazsam inan aklımdan kaçacak! İbrahim… Hah, aslında mağarayı yazmayacaktım. Kudüs’te bir yer varmış, adı Gehenna. Aklınızda tutun, e mi? Hatta birkaç kere söyleyin yüksek sesle. Birşeyi çağrıştırıyor, ama ne????

Yahudi inancına göre burada Yahve’nin yolundan sapıp, Ba’al ve Molok’a tapınan Yahudiler dini törenler yapar ve hatta çocuk kurban ederlermiş. (Birbirinden hoşlanmayan herkes, birbirini çocuk doğramakla suçlar. Artık doğru mu, bilemem. Kur’an ‘da bile çocuk kurban istenen bir bölüm olduğuna göre, tanrılar insanların en değerli varlıklarına göz dikmiş ve hatta bu güçsüzlerin üzerinden büyükleri sınava çekmeyi adet edinmiş olmalılar. Bazı dinci cins de kendini beğendirmek için çocuğunu doğramıştır, doğrudur.)

İşte bu yer böyle uğursuz, günahkar bir yer. Yoldan çıkmış, kötü insanların buluşma noktası. Mezarlar ve “sahte tanrılar”a dikilmiş tapınaklar bulunan bir vadi. Gehenna. Hem Tevrat’ta, hem İncil’de çok geçiyor. Üç kere söyleyin, yok vallahi kendinizi birden bire orada bulmayacaksınız ama ne demek istediğimi şıp diye anlayacaksınız. Jehenna… cehenn… cehennem! Kur’an’da Jahannam.

Roma zamanında şehir çöplüğüne dönüştürülmüş. Suçluların ve hayvanların cesetleri atılırmış.

Karıştı yine.

Ayakkabının fotoğrafını koyacaktım, tam benzerini bulamadım internette. Aldığım siteyle uğraşmaya üşendim, hele ayakkabımın fotoğrafını çekip koymaya filan iyice üşendim. Ama kırmızı işte. Rugan. Mary Jane.

5 Comments

  1. Ya iste o zamanlar cocuklari korkutmak icin uslu durmazsan cehenneme gidersin demisler, ondan sonra da kalmis tabii. Gehenna’ya yakin yasamayan yerlerdeki aileler nasil korkutsunlar cocuklarini? O yuzden hayali bir yere donusmus iste.

  2. Bir antropolog olarak ortadaki hanımın senin babaannen olduğunu söyleyebilirim. Yani bir şaibe falan yok. Rahat olabilirsin. :))

  3. Sevgili Semih Reis, kendisi bir kaş, bir göz işaretiyle, bağırıp çağırmadan evini yoneten, gururlu ve güçlü bir Anadolu kadınıydı. Birkaç şeyim benzemişse ne mutlu. Sen anladın beni Semih Reis. ;o)

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


2 × two =