Aslan Yürekli Richard, Neron, kan yağmuru

Vücudun ve beynin hayatla nasıl başa çıktığını seyretmek insanı havalandığı yerden indirip yoluna sokuyor. Regli günlerimin duygularımla karıncayla oynayan çöp gibi oynadığını inkar edecek cinsten bir kadın değilim. Olmayan problemlere sardığım iddiasına karşı çıkarım ama hormonlarımın duygularım üzerinde büyüteç etkisi yaptığını kabul ederim.

Tam bu zorlu ve büyüteçli günlere bir de hakikaten irice stresler eklenince, beynim kontak edip işi bırakacak, greve girecek veya gemileri yakacak gibi oluyor. Tam o sırada birşeyi farkediyorum: Kafayı yemek yerine, kendini rayına oturtacak zevkler ve kaideler arıyor. Renk. Koku. Yemek pişirmek. Tarih.

Renkli şeylere bakıp göz banyosu yaptığımı yakalıyorum. Kornealarım gıdıklanıncaya kadar. Zaten parfüm sürerim ben. Ama bir de evde kokulu mum yakmışım! Daha detaylı yemeklere girişmişim. Ve kendimi tarih kitaplarında kaybetmişim. Beynim kendini nasıl iyileştireceğini biliyor.

Sokaklarda Robin Hood filminin afişleri. Herşeyin çok ciddiye alındığı zamanlardayız. Komünist hırsız kahraman, esprili, komik, zıpır adam 21. yüzyılın karanlığında ciddi, suratsız, vergi karşıtı, devlet karşıtı, savaş meraklısı bir sağcıya dönmüş! Seyredecek değilim.

Filmde ne yapmışlar, bilemem. Ama Robin Hood’un zamanı Aslan Yürekli Richard ile birdir ve geleneksel olarak Richard’ın kardeşine karşı ve pro-Richard’cı temsil edilir. Bilmiyorum, bilen var mı ama İngiltere’nin en önemli krallarından biri olan Aslan Yürekli Richard tek eklime İngilizce bilmiyordu. İngiltere’de hemen hemen hiç yaşamamış kadar az yaşamıştır. Hatta alan olsa Londra’yı satardım demiş, yağmurunu, çamurunu hiç sevmezmiş. Hayatını, daha büyük topraklarının bulunduğu Fransa’da, Fransızca konuşarak, bolca Yahudi katlettirerek, haçlı savaşlarına giderek geçirmiş. Tarihe göre kötü bir kral, ancak müthiş bir savaşçıdır.

Normandiya’da (Fransa’dadır) muhteşem bir şatoyu, olağanüstü kısa zamanda yaptırmış. Söylentiye göre, şato lanetliymiş, yapılırken gökten kan yağmış.

Hah! Gökten nasıl kan yağar? İkide birde mitolojide, kutsal kitaplarda kan yağar ya gökyüzünden? Bunu yazmak için mi yazdım bu kadar Richard hikayesi? Olabilir. Neyse. Bazen günlerce yağar, kötü şeylerin haberi sayılırmış. Ama 17. yüzyılda başlamışlar bilimsel sebebi nedir diye araştırmaya. 19 yüzyılda bütün büyüsü yokolmuş. Bilimselleştirmişler iyice. Tam açıklayamasalar da. İşte o yüzden mucizeler yapan peygamberler gelmiyor artık dünyaya. Altından çekiveriyorlar uçan halısını!

Birkaç sebep birden: En açık olan: kırmızı toz bulutunun yağmur bulutuyla karışıp yağması. İkinci sebep bazı mikroorganizmalar. Üç: Meteor tozu.

Richard da pek ciddiye almıyormuş böyle şeyleri. Hatta demişler ki, gökten melek inse bu inşaatı durduramaz!

Yani insan şöyle tadıyla kan yağmuru altında göğsünü parçalayıp, tanrılardan af dileyemiyor bu devirde. Drama, tiyatro, hepsi öldü.

Neron nerden çıktı? Ne bileyim? Bina konusundan galiba. Ha, yok! Neron’un sarayının bir bölümü yıkılmış geçen gün. Ama önemsiz bir yıkık. O aklıma getirdi. Neron’un muhteşem sarayının ziyafet salonunun tepesi dönermiş. Tavanda planetler filan hareket edermiş. Tavan açılır ve kapanırmış. Bunun nasıl çalıştığına dair bir film seyrettim. Saatin içi gibi bir mekanizma. Olağanüstü.  Bu mekanizmalardan insanların üstüne parfümler, çiçek yaprakları dökülürmüş. Banyolarda tuzlu su, tatlı su ve kükürtlü su için farklı musluklar varmış.

Neron’u intihara zorladılar. Terör estiriyordu. Sonra en büyük cezayı verdiler: tarihten sildiler. Sarayının üstüne toprak yığdılar. Ben o sarayı gezmiştim. Zaman geçti. Daha fazlası çıkarıldı. Ama heryerine girilemiyor hala. Çünkü yerin altında. Dev bir havuzu varmış. Basbayağı gemileri yüzdürüp, tiyatoradan savaş ettirirlermiş. Şimdi üstünde ünlü Colosseum var.

Youtube’da Yale Üniversitesi’nden bir mimari tarih hocasının bir saatlik dersini dinledim. Neron ve birkaç diğer imparatorun mimariye kattıklarını anlatıyordu. Bir saat sonra bir baktım: Yemek pişirmişim. Beynim ve vücudum iyileşmiş.

Etrafına çok çektirdiğin kesin ama bana iyi geldin be Neron!

Ve eğer başka bir kadın dosta lazım olursa, göz banyosu, renkler, duyular diye:

11 Comments

  1. Elif, harikasın!
    Yine bimilyon şey öğrendim.
    Hele Aslan Yürekli’ye inanamadım!

    Fotoğraf kimin eseri? Çok hoş bir tasarım.

  2. birisinin ingilizce bilmediğini, berikinin de yemek odasını okumuştum bir yerlerde. hafızam tazelendi. ama nedense hep kötülükleriyle anılır bazı insanlar. eşit derecede kötü de olsalar bazılarının her daim iyilikle anılması gibi. tarihin büyüteci de tuhaf vesselam 🙂 astigmat mı ne..

  3. Müziğin de etkisiyle tabii beynimde şu düşünceleri ve hayalleri tetikledi bloğunuz:
    1. Oscar Wilde: Dorian Grey’in Portresi’nde mi okumuştum: bir karakter beynin çok meşgul ve sıkıntılı olduğu zamanlarda duyuların hazzına kaymak gerektiğini söylüyordu, saatlerce pembe katmerli bir güle bakmak örneğini veriyormuydu yoksa şimdi ben mi uyduruyorum…
    2. Acaba William the Conqueror’un İngilizcesi nasıldı???
    3. Regl olmak üzereyim. İçimdeki chatterbox’ın volümü arsızca arttırmış vaziyette. Sabah sabah çatallı sesiyle kötü kötü şeyler söyleyerek gözlerimi doldurdu.Ama kuşlar dışarda cıvıldaşırken ve gün bu kadar güzelken ona pabuç bırakmayacağım.
    4. Tam da reglken şakır şakır kan yağmuru yağsın isteyebilirdim. İçim dışım kan:)) Bunun içindeki kimyasal karışımı bilmek benim için masalını ve gizemini azaltmıyor, tam tersi daha da büyüleyici kılıyor.
    5.Resim bana Pamuk Prensesin hamaratça dağınık cüceevini mis gibi temizleyip, bir de çamaşırlarını yıkadıktan sonra çorba pişirdiği mutfağı hatırlattı. Ama tabii bu durumda dışardaki manzara uymuyor. Pencereden koyu gölgeli devasa bir orman gözükmeliydi.

    Sevgiler,
    Yasemin

  4. bişi yazıcaktım da.. bu “travesti” arkadaş!!!
    lem ne abidik gubidik yorumların var senin bööle.. sanki.. laf olsun torba dolsun mealinden . allam ya :)))

    neyse benim diyecğim.. “KAN YAĞMURU”..
    kısa kesiyorum… harala gürele bi bakmışım ki cezaevindeyim.. hani vardır bazı laflar “bir avuç gökyüzü”.. zülfü livanelinin olabilir emin değilim..
    neyse.. göt kadar avlu.. upuzun duvarlar..böle kafayı iyice yukarı kaldıracaksında göreceksın gökyüzünü..
    hülasa.
    bigün.. bakıyoruz gokyuzune.. bööle kıpkızıl.
    yani eğik açı ıle bakabilsek.. batan güneşin yansımaları dıyebıleceğiz (dıyorum ya uzun duvarlar dırek yukarı bakıyorsun)
    bulutlar.. dolu bulutlar. kırmıız bulutlar..
    yalşan yok korkmuştum valla. ne iş bu kırmızı bulutlar.. bi sürü.. light kıyamet gibi bişeydi…hazırlıksızsın be ya… tıkılmışsın bı yere..depremi hisseden hayvanların huzursuzluğu sarmış bedenini….
    ” vay anasını” demiştim.. “yani burda bööle fare kapanına yakalanmış fareler gibi mi geberceez lan” demiştim.. (niyeyse ölüm denen şeyin bir şekilde karızmatık olması manalı olması mandıdar olması sıradışı olması yanisi değerli bir şekilde olması saplantısı vardır bende)…
    yada mıtolojıye inansaydım.. bizim tanrıça ilahe.. zeusun karısı falan fılan… regl oldu derdim :))

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


15 − 6 =