Anı

Nutella kasesinin içinde boğulmak üzereyim. Konserler ve tabii provaları bitti. Böyle dank diye bir oturmak hali. Konser sonrası makyajını temizleyen sanatçı kadar acıklı bir görüntü yoktur herhalde. Kapının diğer tarafında tebrik için bekleyenler. Ama bu tarafta şunu tam yapamadım, bunu unuttum, acaba düşündüğüm kadar iyi değil miydi, yoksa sandığım kadar kötü müydü, ben çok güzel oldu diye düşünüyorum ama ama ama ama ama.

Tebrik etseler bir türlü, etmeseler bir türlü. Etseler, sen anlamadım benim orada o yaptığım şeyi, haline düşüyorsun. Etmeseler… Belli. Bence en iyisi bina boşalana kadar beklemek soyunma odasında. Böylece tebrik etti, etmedi, nasıl etti, hangi kelimeleri kullandı derdi kalmaz.

Sonra yetiştirilecek yazılar yetiştirildi. zorla, kerpetenle. Provalardan başka şey düşünmeye halim kalmadığından bir hamlamışım yazmakta! Hele bir de kendime duyduğum hırs var: tarif olmadan yemek yazamayanlar gibi, konu olmadan yazamıyorsun, seni deyyus! Halbuki gerçek yazar böyle şakır şakır. Allahtan sinirlerim sakinledi, yoksa Nutella kasesi sonuna kadar yalanmış olacaktı. Şimdi birbirimize bakıyoruz suçlu suçlu. O beni kandırdığı için, ben de kandığım için. Ama sütü zor gelen meme gibi birkaç damla kelime sağmayı başardım kendimden. Nutella’yı daha fazla boşuna hırpalamamak için bacaklarımı kaldırmış, egsersiz yapıyorum. Bir çay kaşığı kadarı erisin diye.

Ben çocukken Merter’de otururduk biz. Tam E-5’in üstünde! Ne gürültü! Kendi düşüncelerini bile duyamazdın balkonda. Otomobil gürültüsünden. Binaların birbirine baktığı boşlukta- sahada diyeyim birkaç cılız ağaç, hatta o da yoktu galiba da benim hayal gücüm peysaj düzenleme yapmaya kalkıyor. Bizim çocukluğumuzda ağaçlara çıkar bilmemne oynar, dizlerimizi yırtardık diyenler başka bir şehirde büyümüş olmalı. Ben İstanbul’da büyüdüm. E-5’in üstünde. Gördüğüm doğa E-5 ile aramızda orman olmul söğütler- pis, pamuklu ağaçlar, kargalar, çöp toplayan çingenelere havlayan sokak köpekleri- onlar da sokağa atılmış uyuz cılız Kangal piçleri. Kalorifer böcekleri.

Orada bir kez sokakta oynamak için çıktım ben. Herhalde zorla sokağa sürülmüştüm oynayayım diye, çünkü hiç sevmediğim şeydi. Bana ceza vereceklerse sokağa çık oyna demeleri yeterdi. Demezlerdi zaten. Neyse, o bir kere bir adam geldi yanıma. aynen benim yeğenime benziyorsun, gel benim evimde fotoğraflarını göstereyim sana dedi. Yok, istemem dedim. Ne cesaretle,bilmem. Büyüklere yok, hayır demek cesaret ister. O adamla gitseydim hayatım belki başka olurdu bugün.

Ağaçların üzerlerinde kargalar, belki binlerce. Çığlık çığlığa. Kara bulut gibi çöker, kara bulut gibi kalkarlardı. Çok severdim kargaları. Hala çok severim. En sevdiğim hayvanlardandırlar. Zekidirler. O ağaçları oraya elle döndürülen bir aparata bağlı bir demir salıncak çalıştırırdı adamın biri bazen. O çevirirdi kolu, beş altı çucuk oturdukları salıncaklarda uçar giderlerdi. Kaç paraya bindiriyordu, bilmem. Ben hiç binmedim. Evlerin oluşturduğu tek kenarı olmayan karenin bir köşesinde bir kuaför vardı. annem kırk yılın başı gider, fön çektirirdi. Önünde at yelesi gibi birşey bıraktırırdı iki taraftan. Saçları fön, sprey ve şampuan kokardı. Benim saçımı kırpmışlardı orada. aynen koyun yünü kırpar gibi. O kadar enderdir ki kuaför maceralarım, neredeyse hepsini hatırlıyorum! En son 1993’te gittim. Çok lüks bir kuaföre. Kuaförler insanın saçı hakkında aşağılayıcı birşey söylemeyi becerirler her nasılsa. Eğer söylemezlerse o saçın kahraman kurtarıcısı oldukları ortaya çıkmaz diye mi? Neden erkek Türkiye’de kuaförler? Saçı ölesiye eleştirdikleri zaman nasıl bir haz alıyorlar acaba?

Babam çingeneler olmasa topladıkları kağıtların çöpe gideceğini söylerdi hep. Başka ülkelerde o kağıtlar özel çöp arabaları tarafından toplanıyormuştu. Ama Türkiye’de o boşluğu çingeneler kapatıyorlarmıştı. Çalışkan, işini bilir çingeneler.

Mısır’da çöpleri domuzlara yedirtiyorlarmış. O işle böyle başa çıkılıyormuş. Domuzlara Mısır’ın Hristiyan ve yoksul toplumu bakıyorlarmış. Ama bir ara bir ırkçılık hadisesi olmuştu, yanlış bilgiyle birbirine karılıp domuz katliamına dönüşmüştü. Deli dana mıydı, neydi, zaten Hristiyan fukara şimşekleri farklı olduğu için üstüne çekmiş, yok yere bu insanların ekmek kapısı yok edilmişti. sonra sokakları bok götürüyor dediler. Sonra sonra ne oldu bilmiyorum. Şimdi başka dertleri var Mısırlılar’ın. Domuz ve çöp görecek halde değiller.

Yoldan minibüse biner, Bakırköy’e  giderdim bazen. Çok ama çok utangaçtım. Asla yanlış yapmamalıydım. O yüzden para uzatmak, müsait bir yerde inecek var demek işkenceydi. Ya duymasa şöför? Ya da duymuş olsa da, ben duyduğunu bilemesem de, yeniden söylesem: Müsait bir yerde inecek var! O da cevabı yapıştırsa: Anladık kardeşim! Anladık!

Dekolte giyen bir kız değildim. Ama daha ortaokulda değilken bile minibüslerde bolca tacize uğramışlığım vardır. Gözle olan sayılmıyordu bile. Sözle olana alışkındım. Ama elle taciz, işte o insanın şeyini şey ediyor. Ama şey ediyor da ne oluyor? O kız bağıracak mı? Tersleyecek mi? Hiçbirşey olmuyordu tabii. Herhalde üç dört gün yetiyordu o adama, kıpkırmızı kesilmiş bir kızın yüzü.

Aslında ciddi incelemek ister o konu. Laf atmak o kıza olan beğeniyi sunmak değil de, yerin dibine sokmak ise, ellemek de birkaç saniyelik bir dokunuş ise, aslında aranan zevk bir çeşit sadist zevk. Aşağılamaktan, utandırmaktan gelen zevk. Başka ülkelerde de laf atıldı bana. Ama amaç aşağılamak değil, bazen güldürmek, kendisinden haberdar etmekti. Tacizin haritası var mıdır? Kültürel farkları? Hindistan’da sırf kadınların binebildiği otobüsler varmış. Ah, diyor insan içinden, adamlar kadınları sindiriyorlar böyle. Ama o kadın işine gidemiyorsa ellenmekten, babası ancak öyle işe yollayacaksa mesela? Erkekler de utanıp protesto edeceklerine, yine bir sadist zevkle nasıl da korkuttuk diye seviniyorlardır Allah bilir! Taciz araştırılırken, bir de bu erkeklerin yatakta favori pozisyonlarını araştırmalılar. acaba hepsi birbirine bağlantılı mı? Belki başka türlü heyecanlanamıyorlardır. Doğu’yu sarmış bir çeşit virüs. Bir çeşit Deli Boğa hastalığı.

Asansörde kalırdım bolca ben. 6. katta otururduk. Elektrikler kesilirdi ikide birde. Bazen ona da utanır, sesimi çıkarmazdım. Elbet biri farkedecekti. Bazen kapıtı tıklatırdım. Karanlıkta mumlar koyarlardı merdivan başlarına. İkişer ikişer çıkardım merdivenleri, beşer beşer atlayarak inerdim. Şimdi de eğer kimsecikler yoksa ortalıkta, atlaya atlaya inerim. Tadı anca öyle çıkar. Ama karanlıktan çok korkardım ben. İçim kasılır, çıldıracak gibi olurdum. Bir keresinde elektrikler kesildi evde, annem işten dönmemişti daha. Balkona çıktım. Henüz hava aydınlık ama kış. Sonra karardı. Balkondan evin içi kapkara bir ağız, beni yutacak bir boşluk. Hayaletlerle dolu bir dehliz. Dönemedim içeriye. Saatlerce buz gibi soğukta tir tir titreyerek balkonda annemi bekledim. Kadın beni bulduğunda aklını yitirmiş gibiydi. Karanlık, kapıyı açmayan kızı, saat geç…

Teyzemler aynı katta oturuyordu bizimle. Ara sıra ona gider, bütün zeytinlerini yer, zeytin çekirdeklerinden masaya sınırlar çekerdim. Kıvırcık salataya dereotu ve nane eklerdi. Çok hoşuma gitmesdi ama değişik diye yerdim. Eniştem kollarımdan tutup kaldırırdı havaya. Birgün yine kaldırdı, zor tuttu. Birşey demedim ama benim de kollarım çok acıdı. Bir daha kaldırmadı. Artık büyümüştüm, kollarımdan kaldırılacak dönemi geçmiştim.

1 Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


5 × 4 =