Ancak

 

Ancak uzun suredir yazmamışsam ekrandaki beyaz urkutuyor beni. Kollarini kavusturmus, tek ayagi zamana karsi tempo tutan, ugursuz suratli beyazlik. Yoksa genellikle acik yatak gibidir; gel kivril koynumda der. Oysa hizli sevisenlerdenim ben. Yazar, kalkarim. Kuskun bakar arkamdan.

Once sifreyi ogrenmem gerekti. Malum, oglanin sanat dersi aldigi okuldan yaziyorum. Sonra bir baktim ki Turkce klavyem inat ediyor. Yok, beyazdan korkup, hadi bugun de yazmayayim, kaldirimlar beni bekliyor surtulmek icin demedim. Inadina yaziyorum. Bir cesit tecavuz o beyaz yataga.

Ucbin yillik bir heykel cikartmislar topraktan. Saclari kivir kivir, gozleri isil isil. Bileklerinde aslanli bilezikler, boynunda yeni ay bicimli bir kolye. Hitit heykellerine yabanci gozler, gozlerinin sekline takilmis. Yok saskin bakiyormus, yok bir komedyene benziyormus. Ne avam! 3 bin yil sonunda topraktan cikip bunlari duymak zevaldir. Neyse ki dinledigi yok. Transa girmis- zamanin transina. Gunun modasi osuruk kokusu. Gecer gider. Bugun buna benzetirler gozunu, yarin baskasina. O kendinin ne oldugunu bilir, gozleri baska bin yillara dikilmis.

Gittik de geldik bile. Yediklerim, ictiklerim, gorduklerim, hepsi sizin olsun. Cok yedim, cok ictim, cok gordum. Bu sefer uzun geldi, uzun geldi de yine de doyamadim, hatta belki de o yuzden doyamadim, kuru basak gibi takildi etegime. Silkelesem de tohumlari gitmiyor.

Once Istanbul’a indik- Buyukada’ya ama daha ne oldugumuzu bilemeden kendimizi Edirne’ye attik ki, Kirkpinar’da guresecek arkadasimizin belgeselini cekelim. Ha belgesel, he belgesel, etin budun nedir ki, tak kamerayi uc ayaklara, calistir gitsin demeyiniz. Kirkpinar bir acaip sey, insan yabanci bir yerlerin, diyarlarin, kimselerin ortasinda ama zaman disi bir olay diye midir nedir, hem de sanki butun hayati oralarda gibi. Bir yerlere gidiyorum, tanisiyorum, sorusuyorum, konusuyorum, bir ritueller seyrediyorum, hayatlarini buna adamis adamlar, cocuklar, gruplar halinde insanlar, tek bir organizma gibi yagli gures icin ve icinde yasayan formlar, onlari giydiren, temizleyen, besleyen, arkalarindan endiselenen analar, karilar. Cocuk gibi seken, heyecan ve endiseden yerinde duramayan babalar. 40 dereceden asla ve asla pes etmeyen sicakta, arenaya girmeyi bekleyen gladyatorler gibi bekleyen pehlivanlar. O pehlivanlar ki sanki sonsuz bir kapisma ve devisme icinde tutuklu kalmislar: o kispet ne sicak, ne iskence birseydir, yag gozu yakar, cimen ayagi, el ense boyunlari buker, kulaklar tokattan siskin, acilan kaslar, acilan alinlar, kanli gozler, kasilmis, bukulmus, burulmus yuzler. Kaslar ip ip, kollar, boyunlar, sirtlar insan otesi, insan degil bunlar, hayir sadece kasli olduklari icin degil ama ustelik o sicakta ve beton ustunde guresmeyi bekleyen, bezciden bez bekleyen, obur pehlivanin ustunde yormayi bekleyen, obur pehlivanin altinda, ustundekinin vaz gecmesini bekleyen ve sonra bir an bir acik, iki boga sanki, boynuzlari birbirine karismis iki ulu geyik, bu cusselerden, bu yagdan, sicaktan, cimenden umulmayacak bir ceviklik ve gucun bir noktaya toplanivermesiyle, sanki gokyuzu bir saattir dolmus, doymus, ha yagdi ha yagacak derken muthis bir gumburtuyler bosanir gibi…

Biri yerde, digeri ayakta. ayakta ama ayakta oldugunun farkinda degil, kaslari yorgun at gibi titresiyor, belli ki mutlulugun salgiladigi hormonlar son bir omuz vermis; yoksa kazansan da kalkilir, yurunur gibi degil, insan insan musvettesi gibi, bos eldiven gibi yayilir kalir cimene. Zaten de oylece yayiliyor kaybeden ama kazanan ya uca uca gidiyor adini yazdirmaya, ama asla kaybedene sarilmadan giden yok, ama bir mutluluk bir mutsuzluk onunde ne kadar kaba kaliyor hakkiyla kazanilmis da olsa. O zaman mutsuzluk daha bir buyuyor, beyazin yaninda bir damla kara daha kara gorundugu gibi.

Oyle geldi ki bana, zurnacilar, davulcular, bezciler, yagcilar, hakemler, pehlivanlar ve bizler orada binlerce yildan beriyiz, sanki mesaleyi alip gecirmekteyiz, bizden daha buyuk birseylerin icinde, her birimiz her bir hucre, hep beraber insanligi anlatmaktayiz o cimenin ustunde. Yukarida tanrilar, binlerce yildir adi, sani, goruntusu degismis ama eksik olmayan tanrilar, tanrilar icin guresen pehlivanlar, o elektrik icin hepimiz lazimiz, bir tekimiz evine gitse, yorulsa, caysa sanki buzum buzum ayrisacak lifleri gureslerin, sihrini kaybedecek ve puf diye yokolacak dunyanin orasi, ardindan kara bir delik birakarak. O kadar lazimiz hepimiz, bir dakika oturmadim kac gun cimende, sanki ipin ucundan ben de tutuyormusum gibi, otursam herkesten bir parca enerji yok olacakmis gibi geldi. Ve dogrudur; eger otursaydim hersey bitmis ve mahvolmustu, uzay bosluguna savrulup giderdik, insanlik tarihinin bir bolumu yok olur, gerisini de cekerdi ucurumdan asagi. Bu kadar kesif bir enerji, bu kadar kesif bir olmak hissi.

Orada anladim- anlamak da degil, hissetmek cok aciz, yasadim diyelim, insanoglunun binlerce yildir icinde devinip durdugu mucadeleyi. Ama o mucadele yoksa insanoglu da yok; iste onu sadece yasamadim ama hem de anladim.

 

 

3 Comments

  1. Eline yüreğine sağlık Elif, Kırkpınarı yaşar gibi oldum. Bir defasında görevli fotoğrafçı olarak girmiştim çayıra, ne bileyin nasıldır orası kıyafetim gıcır, çimenler vıcık vıcık yağ. ayakkabıyı ve pantolonu kaybettik. otursak kıçı da kaybedeceğiz o sıcakta saatler yıl gibi geçmişti. Yağlı kıyafetimle neredeyse arabaya da almayacaklardı. Sevgiler sana.

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


9 − three =