Açtım kapısını, oturdum koltuğa. Sol elim emniyet kemerine gitti, çektim. Baktım arkadaşım birşey çıkarıyor kilidinden. Takmayınca araba vızıldamasın diye kullanmak üzere emniyet kemeri tokası satıyorlarmış Kadıköyü’nde. 5 liraya.
Charlie Chaplin’in kariyeri boyunca tutturmuşlar: Yahudi’dir, Yahudi’dir. Önce Naziler, sonra FBI. Öyle olduğuna dair hiçbir belge yok. Annesi ve anneannesi çingeneymiş ve de çok övünürmüş bununla. Ama Yahudi kanı yok. İnat etmiş, Yahudi midir, değil midir, hiçbir soruya cevap vermemiş. “Ne cevap versem Yahudi düşmanlarının ellerine koz vermiş olurum,” demiş. Doğru ya, değilim dese, ne o, utanılacak bir şeymiş gibi. Öyleyim dese sosyal dokuyu irdeleyen filmlerinin izahı bulunmuş olacak: provakatör!
Portekiz’de bir kilisenin altını iki rahip kafakafaya verip insan kemikleriyle süslemişler. Maksat insanlar oraya insin, hayatın bakiliği, ölüm, vesaire üzerinde meditasyon yapsınlar. Af dilesinler, yola gelsinler. İtalya’da gördüklerimden daha az barok, avize filan yapmamışlar kemiklerden ama güzel duvar kenarı, kartonpiyer olmuş. Özellikle belkemiği. En güzel kafatasları, kol kemiklerinden yapılmış çerçevelerin ortasında- kafatasının bile güzeli, çirkini var. Kapısında birgün sen de geleceksin aramıza cinsinden birşey yazıyor. Zincirlikuyu’yu hatırlattı bana.
Anatol tutturdu, mutlaka çıkarken bize bir kafatası versinler. Veremezler, burası tarihi yer, herkes bir tane alırsa kafatası kalmaz, diyorum. Yok. Bunlar sahipsiz değil, aileleri varmıştır, diyorum. Yok. Yasak, polis evde kafatası tutmaya izin vermiyor, diyorum. Etin çürümesini, bakterieri, yaşayanlara verebileceği zararı anlatıyorum. Yok! Yok! Gözler yaşlı, kaşlar çatık. Sorgulayıp duruyor. En sonunda ileride benim kafatasımı gece mezarımdan çalıp evinde tutabileceğine dair anlaşma yaptık. Bir de bir zaman New York’ta gerçek kafatası satan bir yer vardı. Pek de ucuzaydı, hatta almayı düşünmüştüm de, gereksiz bir harcama mı olur diye vazgeçmiştim. O zamanlar yoktu Anatol. Keşke alsaymışım! Şimdi o dükkanın web sitesi var mı diye bakacağım.
Dün sokağa çıktım da, cep telefonu almayı reddettim. Çölde 5 yıl savaşa gidiyormuşum gibi acıyla baktılar yüzüme. Ama ya bişey olursa?
Halbuki ne farklı birşey telefonsuz olmak! Mesela kimse programını değiştiremiyor, sana bi telefon çakıp ay şekerim diyemiyor. Bir bakıyorsun herkes randevu saatine sadık kalmış, ne yapıp edip gelmiş. Benim Amerika’da, Nuh neb’iden kalma bir telefonum, sık sık şarj etmeyi unuttuğum, el yağından kararmış şey, kapalı kapalı çantadan çantaya sürükleniyor. Olur da otomobil arıza yaparsa. Bir kere tır’ın altına girdim ben. İndim arabadan, tır şöförünün telefonuyla Brian’ı aradım.

August 20, 2010




