Hatırlayan ve adını bilen varsa, çok eski bir Türk hikayesi vardı- bana detayını yazıversin. Türkler biraraya gelmişler. Yurtlar kurmuşlar- hani çadır anlamında. Bunlarda ziyafet veriliyormuş. Ama sadece kızı olan bir renk çadırda yiyecek, oğlu olan başka çadırda, çocuğu olmayan en berbat çadırda. renklerini hatırlamıyorum şimdi ama kara çadır en kötüsüydü. İşin tuhafı, çocuksuz olanı mı, yoksa sadece kızı olanı mı en kötüsüne yolluyorlardı, onu da hatırlamıyorum.
Bu kadar hatırlanmazın içinde, üzerimde derin bir etkisi olmuştu. Herkesin içinde, çocuğunun cinsiyeti yüzünden damgalanan kadınlar… Bütün bu kalabalığın içinde, bir milletin en önemli toplantısında.
O zamanlar öyleymiş deyip çekilecekken kenara, demek o zaman bir hakaretmiş, yani o zamanlar öyle değilmiş, doğal değilmiş, içgüdüsel değilmiş ama üst üste kötülüğü hatırlatmak gerekilen birşeymiş. Eğer ki o zamanlar kültürel olarak itiş kakışı olmayan bir durum olsaydı bu aşağılık durumu, toplum tarafından hatırlatılması gerekmezdi durmadan. Herkes ne şanslı veya şanssız olduğunu zaten bilirdi. İçi kara olurdu, oturduğu çadırın kara olmasına gerek yok olurdu.
Bu eski Türk hikayelerinde çok sevdiğim deyimler vardır. Mesela “dilin çürüsün” ne feci ve etkili ve derinden bir lanettir. Benim annemin içini kaldırmak için söyleyip durduğum “ölümü ye” lafından daha etkili. Çürüyüp git demiyor, dilin çürüsün diyor. Yaşarken zombileşmek, en azından konuşma hassasını kaybetmek, ağzında, benliğine en yakın yerde çürük bir dil! Fahişeler bile öpmek istemez müşterilerini. O kadar yakındır ağız.
Dün, Hindistan’ın Adaman Adaları’nda yaşayan bir kadın ölmüş. Ölür ölür be kadın! Ölmemin keyfi misin? Ama o kadın, çok çok çok eski bir dilin tek konuşanıymış. Böylece dün bir dil öldü. aman efenim, milletler yokoluyor, bir dil ölmüş, zaten neymiş ki, ben bilmiyorum. Hiç duymadım. Ben duymadıysam zaten var sayılmazdı ki! Ama bu kadının üye olduğu minnacık grup, dünyanın ilk insanlarına çok yakından akraba ve hatta doğrudan genlerini taşıyan tek kabile imiş. Yani sadece bir dil ölmemiş, bir de köprü uçmuş havaya. Yaşayan bir arkeolojik parçanın yokoluşu.
Çok acaip, ama gerçek bir olay vardı: Bir kadın Amazonlar’da araştırma yaparken, yerlilerin iki tane papağanının, onlardan farklı bir dil konuştuklarını farketmiş. Meğer bu kavim, öbürünü tamamen ortadan kaldırmış ve hatta yemiş. Papağanlarını da kendi köylerine taşımışlar. O kayıp kabilenin dilini konuşan tek canlılar bu canlılar!
Bu hayvanları alıp araştırmalarına devam etmişler ve o kaybolan dile bir küçük anahtar bulmuşlar. ama bir papağan ne der? Ya küfür öğretirler, ya merhaba filan. Tuhaf bir durum.
Ben bunu bir sanat galerisindeki bir eserin açıklamasından öğrenmiştim. Labirent gibi bir odalar yapmışlar, içinde çok büyük kafeslerde papağanlar. Eseri banal bulmuştum ama etkilendiği olay beni çarpmıştı bayağı.
Geçen yüzyılın başında yazılmış Türk kitaplarını okuyunca, orada bazı kelimeler nasıl da içimi sızlatıyor! Yok canım, ben illa öz Türkçe olsun şaşkınlığında değilim. Yabancı kelimeler, bir dilin zenginliğidir. Dir de, dilin zaten olan kelimeleri kuru soğan gibi soyulup soyulup çöpe giderse, o dil altı delik kova gibi birşey olur. Üstüste gelecek ki, yemeğe doyum olmasın. Herbir kelime, insanın ağzında bir hayat, suyu patlayan erik. Bir kelimeyle karşılaşıp, aaaa, o hissin kelime karşılığı buymuş diye sevinmek mesela. Ya da sadece bir yöreye ait, o yörenin kanından canından gelen kelimeler, deyimler. Vallahi insanın canını çektiriyor.
Ben çocukken- çok acaiptim vallahi. Okulda deyimler ve atasözleri kitabı verilirdi sene başında. En büyük zevklerimden biri onu okumaktı. Yahu, insan hayatı o kitaplardan öğrenebilir yahu! İçi genişler, birkaç insan birden olur!
Chaucer’in Canterbury Hikayeleri’ni okumaya çalışıyorum. Orijinal İngilizce’sinden. Bayağı ilerleyebiliyor insan. Shakespeare’ın oyunlarını okurken azıcık kaşıntı tutuyor bazen, ama cümle cümle, bir öne bir arkaya bakmadan okuduğum yerler oluyor. Eski bir Türkçe kitabı anlamam neredeyse mümkün değil! Elimde sözlük, güya kendi dilimde yazılmış bir şiir okumaya çalışıyorum.
Sadece -izmler değil problem. Tabii alfabe değişince birşeylerde kopukluk oluyor. Ama bu kopukluğun sebebi olamaz. Yazarlar da nesilleriyle birlikte bir öncekinden kopuk sanki. Yazarların tarzlarında bir moda baskısı var. Bugün böyle yazılıyor: haydaa herşey arap-Fars. Öbür gün öyle yazılıyor: haydiii OrtaAsya steplerinden esintiler. Bir dil, rejimler ve izmlerle bu kadar oradan oraya vurulur mu? Yazarların kendi haysiyetleri yok mudur? Din yörüngesinde olunca en ağdalı cümlelerlekonuşacak ve yazacaksınız. Seküler yörüngede acaip, zorlama, daha iyisi varken sırf özentiden İngilizce kelimeler attıracaksınız. Yahu, sanki herkes kıçında kazıkla yazı yazıyor. O kazıklar bir çıksa, ohhhh, binikiyüz yıldır Türkçe diye birşey var. Türkler’in ele geçirdikleri yerlerden aldıkları kelimelerle, özendikleri ülkelerden aldıkları kelimelerle. Şu yaşadığın on yıl değil de mesela kollarımızı açsak şöööyle bir gerinsek, ne diyeceksek desek!
Çayda çok kafein var. Çayı yasaklamalı. Bütün gün tavşankanı diye diye içilecek şey mi? Belki bolca papatya çayı içmeli oralarda. Sakinleştirici birşeyler.
Mesela mecliste sadece nane çayı versinler. Ihlamur. Tam höyküreceklerken oralarda, burunlarına kokusu gelir. Yav kardeşim, bak dünyada ne güzel kokan şeyler var. Yav, aslında ne güzel şeyler var yav. Bak, düşmanının gözleri çakır rengi. Ne güzel, derenin içindeki çakıl taşları gibi!
Çok pozitif bir oğlum var benim. Bir kağıda yazmış. İngilizce. Şakalar: Ben tuvaletten su içerim. Bir de resmini yapmış. Ben görmedim, kağıdın köşesini kopartıp bir not için kullandım. sonra ama kağıdıma ne yapmışsın dedi. Özür diledim. gülümseyip içeriye gitti. arkasına başka kağıt teyplemiş.
Hiç çay içmez. Ya da çooook paşa çayı. O da belki şu beşbuçuk yılında iki kere. Süt sever. Ayran sever. Arasıra şarabımdan, biramdan bir dil alır. Birşeye sevindiği zaman, sokakta hiç tanımadıklarına gidip anlatır. Onları da güldürür.
Kocam kahve içer. Bardak bardak. Sonra çenesi sıkışır, uyuyamaz. Bir ay kahveyi keser. Sonra uykusu gelir, gece çalışması lazım olur, bir ay kahve içer. Bardak bardak.
Oğlana bir kere, öğleden sonra çikolata yersen uyuyamazsın dedim. Bir daha öğleden sonraları ağzına sürmedi.

February 5, 2010





hangi birine birsey yazacagimi sasirdim, her paragraf ayri telden caliyor…o dilin ve o genin son temsilcisine uzuldum, Anatol`un pozitifligi zaten cok guzel, kicinda kaziklarla yazi yazanlar gozumun onunde, papaganlar kulagimda…en son cayla ilgili yazdim ya, cayi seven ama sadece haftasonlari kahvaltilarda ve arkadas toplantilarinda icen biri olarak soyliyeyim, asla aksamlari cay icmemeli, uyutmaz, oyle tavana bakar insan.
haha çok tatlıymış anatol:) ben de çay insanı değilim. çayı tavşan kanından ziyade papatya çayı renginde içiyorum:)akşamları da annem sağolsun ondan öğrendiğim bir tutam ıhlamur, bir tutam karanfil, bir tutam zencefil, bir tutam tarçın koyuyorum kaynamış suya demleterek(bu da nasıl bir türkçe sözcük oldu ama) içiyorum. yumukla mumukla yanında biskuvi ile yiyoruz:)
ben de bildiği dili de yanına alıp göçüp giden teyzeye üzüldüm. imkan olsa da böyle diller miras kalsa. benim annem safkan laz. ama o da konuşamıyor anlıyor sadece. ben ise aynı papağanlar gibi küfür etmesini biliyorum:)
Islamiyetten evvel Turkler anaerkil bir topluluktu, kizi olan kadin ancak kötu cadira islamiyetten sonra ataerkil topluma dönusmesinden sonradir…
bu bir dilin kaybolması olayını ben ilk kez ubih’ça için duymuştum. 15 yıl falan oluyor. çok sarsılmıştım.nasıl yani? bir dil bu? nasıl yok olur? diye diye hayıflanmıştım bir müddet. ama hakikaten, bir dil… ne kadar önemli bir şey.hiç yokmuşsun olmak. o kadar acıyı, sevinci taşıyan bir dilin yokluğa karışması. ölüm bile bu kadar yokluğa karışmak gelmemişti bana
En çok yazının başlığına vuruldum desem…
“Dilin çürüsün”…
Bu iki kelimeye bittim…
Evet, favori lafim!
))))