
Almanya’nın doğusuyla batısını ayıran duvarın yıkılışından iki yıl sonra Berlin’e gitmiştim ben. İki Berlin arasında çok büyük fark vardı. Birkaç sene oldu, yine gittim. Batı Berlin, doğusunu yemiş, yoketmiş. Ama şehirden çıkıp, eski Doğu Alman bölgelerinde dolaşınca, hala farklar olduğu hissediliyor. Binalar farklı. Badana daha ender. Müzelerde dikilen bekçi kadınlar daha bir yakından takip ediyorlar insanı. Oteller daha hırpani. Meydanlar daha boş. Dükkanların rafları da.
Ama kendine has bir güzelliği var onun da. Grisinden silkinememiş şehirler.
Duvarın yıkıldığı günlere yakın bir gün, Doğu Almanya’da bir dolaşım kanunu değişikliği olmuş. Komutana sormuşlar, biz bunu nasıl uygulayacağız? Yani kapıları açacak mıyız, nedir?Kim geçecek, kaç gün geçecek?
Omzunu silkmiş komutanı. Ne biliim, anlamadım ki manasında. Söylenti yayılıvermiş. Bir bakmışlar, doğu tarafında önce onlarca, sonra yüzlerce, sonra bin kadar insan Berlin duvarının önünde toplaşmış, batıya geçmeye çalışıyor. O sırada bir komutan vur emri verse, tarih farklı olacaktı. Ama vermemişler o emri. Böyle yıkıldı duvar. Başka sebepler bir dolu tabii. Ama ipin ucuna gelince, verilen bir karar ve verilmeyen bir emirler. Böyle atladılar dikenli tellerin üzerinden. Duvarı balyozladılar.
Böylesi de var ama bir de emri verenler var. Hatta daha mı çok, ne? Duvar üzerine duvar böylece çekiliyor zahir. Emredenlerle emretmeyenlerin dengesizliği sayesinde.
Pek bir kutlamalar yapılmamış Almanya’da. Anladığım kadarıyla, Alman tarihinin her günü azıcık tehlikeli. Mesela yılın aynı gününde, ama başka bir yılda duvar yıkılmış oluyor ama Yahudiler’e ilk saldırı başlamış oluyor. Hitler hükümet kuruyor ama başka bir yıl ateşkes ilan ediliyor. Şimdi bunlardan birini kutlayacaksın, öbürü fırlayacak yırtıktan.
O yüzden bu günün anlam ve önemi yok. Bira mira ile geçiyor. Onun yerine ateşkesi kutluyorlar.
Artık kendilerini vatan millet uğruna ölecek gibi hissetmiyormuş Avrupalılar. O yüzden bu vatanperver kutlamalar az. Amanın, artık vatanlarını sevmiyorlar mıymış şeklinde uzak geleneklerden gelen can hıraş bağırışlara kapılmadan önce, şöyle düşününüz: Şimdi, en azından şimdilik (ama biz böyle birşey değil şimdi, yazılı tarihimizin başından beri hiç yaşadık mı diye kendimize sorunca pek acıklı cevaplar alacağımız için o konuyu kapatalım) herşeyin dengelendiği, stabilize olduğu bir ortam var ortada. Kimsenin gözü kimsenin sınırında değil. Uzun zamandır barış içinde yaşamanın rehaveti. Evde pişen çorba, büyüyen kuzucuklar, gidilecek sergiler, okunacak kitaplar. Vatan için ölmek mi? Politikacılar ölsün vatan için. Ne güzel, ne güzel. Ben de vatan için ölürüm ya da yok! ben vatan için ölmeyi reddediyorum dememize gerek kalmayacak günlere ulaşmak istiyorum. Vatan için ölmek- ölmemek kavramının soyu tükensin. Şövalyelik ruhu gibi tarih kitaplarından öğrenilen birşey olsun. Mümkün mü?
Avrupalı’nın hissetmediği şeyleri kıskanmamak mümkün değil.
Bizim Divan Consort yazın Avrupa turnesine çıkacakmış. Portekiz, Almanya, İngiltere. Belki Fransa ve Macaristan. Belki Türkiye. Başka biryerler daha belki. Üstelik ara sıra mastır klas ders verecekmişiz. Ben döverim hepsini onların. Defterler, kitaplar havada uçuşur.
Anatol yarın okuldan ödül alıyor. Okulun hazırlık bölümündeki 5 sınıfın en başarılı öğrencisi seçilmiş. Haberi yok daha. Sabah söyleyeceğim. Bir kart aldım onun için. Thank you, diyor. Yanına ekleyeceğim: Benim güzel, akıllı, tatlı, yetenekli, sevgi dolu ve iyi oğlum olduğun için tenk yu.
Güneş sistemi’nde kaç gezegen var? Dokuz mu? Hah! Utanmasa dünya düz diyecek. Pluto bayağı bir zamandır gezegen sayılmıyor, oralardan duyulmadı mı? 8 gezegen ve üç cüce gezegen: Pluto, Ceres ve Eris. Gezegen olmak öyle kolay şey değil: Güneş’in etrafında dönülecek. Kendi kendilerine yeter derecede yer çekimleri olacak ki, küre şeklinde olsunlar. Yörüngesindeki ıvır zıvırdan daha büyük olacak.
Şu adını bilmediğimiz eris bile Pluto’dan daha iri. Eh, bu kadar sene Pluto nasıl kandırdı bizi? Çünkü 2006 yılına kadar gezegen olma kuralları konulmamıştı. Ayrıca Pluto’yu kitle olarak daha açık görmek olanaksızdı. Filan. 11 yaşında bir kız çocuğu vermiş Pluto’ya adını. Yeraltı tanrısı ya Pluto, gezegen- pardon, cüce gezegen de karanlık ve soğuk ya. Kız mitoloji ve astronomi meraklısıymış. İsim aranırken fikrini dedesine söylemiş. Dedesi kütüphaneci, bilimadamı arkadaşına söylemiş. O da Amerika’ya telgraf çekmiş.
Lafım lafımı açıyor yine. Asıl sebep kütüphaneme girip Ravel’in Chanson Madecasse’ının notalarını aramaya üşenmem. Daha önce önerdile bunu bana ama reddetmiştim. Çok güzel eser de, pek bir pes. Halbuki ben arasıra çığlığı basmak isterim sahnede. Ama girdiler ağzımdan, çıktılar burnumdan. Sen arada sahne arkasına bir koşu gider, çığlığı basar gelirsin dediler. Soprano, flüt, çello ve piyano için. Madagaskar Şarkıları demek oluyor. Erotik, kaotik, bana göre birşey. Avrupa turnesinde seslendirir miyiz, bilmem. Belki. Flütist geliyor mu ki turneye? Daha resmi üyesi değil Divan Consort’un ama pek yetenekli birşey. Dur, piyaniste bir sorayım. Şu kütüphaneye girişmek olmasın da, ne olursa olsun.

November 19, 2009





Ne dogru soylemissin vatan için ölmek-ölmemek uzerine, evet kalmasin oyle bir kavram artik, tarih kitaplarini suslesin!
Afferimmm Anatol’e/a !
Anasina bak, oglunu al
Emekler boyle guzel basarilara imza atinca annelerin ici icine sigmaz, niceleri olsun Elif’cim, olacagina hic suphem yok, operim onu Apollo saclarindan, fistik yanaklarindan…
Son cumlelere kadar evet ama madagaskar fotografi niye konulmus diye circirladi zihnim neyse merakim giderildi. Bir sonraki yasamimda opera sanatcisi olmak istiyorum tavsiye edermisiniz? Bravo oglusa. Ben boyle zihin akisi gibi daldan dala atlayan yazilari seviyorum.