Brian, ona ne zaman gazeteden bir acaip ölüm haberi tercüme etsem, bana Türkiye’de ölmenin yüz şekli gibisinden bir kitap yayınlamamı tavsiye eder.
Burada ölüm sıkıcı. 80′li yaşların sonundan 100′lerin başına, huzurevi, vesairede gelen kontrollü birşey.
Türkiye’de sokakta giderken başınıza UFO inebilir. Birisine yan bakmış olabilirsiniz. Durakta efendi efendi beklerken üzerinize otomobil atlar. Küçük bir araba kazası geçirirsiniz, aşağıya inersiniz, arkadan gelen kamyon biçer. Çocuğunuzun elini sıkı tutmazsanız, ölüsünü lağımın öbür tarafından çıkartmak durumunda kalabilirsiniz. Bina daha yapılırken yıkılır da, işçiler toprak altında kalır da, adamcağızın biri arkadaşını kurtarmak için olaya iş makinesiyle girip topraktan arkadaşının havuç misali başsız vücudunu söker. (Uydurmuyorum; bir zamanlar televizyonda görmüştüm. Adamcağızın çığlıkları hala kulağımda.)
80birşey ama sapasağlam dedeniz merdivenden düşer de, hiçbiryeri kırılmaz da, hastahanede (hem de askeri!) röntgen çekilirken 1 saatten fazla fanilasıyla bekletirler de, sonunda o şekilde öbür tarafa havale olur. (Bu da benim dedem. Ama askeri törenle gömüldü, şimdi Allah için. Hem de katafalkta filan taşındı. Üzerine battaniye örtülüp ölmemeyi mi, yoksa şanlı bir şekilde gömülmeyi mi tercih edersin, ey Türk oğlu Türk?)
Başka şeyler de olabilir tabii. Mesela gençliğinden beri az biraz çılgın bir kadın, sonradan halüsinasyonlar görmeye başlar. Neredeyse 70 yaşında akıl hastahanesine koyarlar. Biraz kalır ve aaa! İyileşir. Tam çıkacağı günün öncesinde kalp krizinden ölmüş vücudu yatağında bulunur.
Hımmm… Ceset otopsiye gider ve oooh natürel bir ölüm olmuştur. Bu hikayenin bir yerinde, çıldırmış bir kadına yanlışlıkla biraz fazlaca yüklenmiş sakinleştiricilerin kalp üzerinde fena etkileri olmuş olabileceği akla gelmiyor mu? Ama Adli Tıp ı-ıh demiş. Der. Adli Tıp, mezardan çürük böbrek çıkarıp önüne koysan nabzı atıyor der. Hele tecavüze uğramış böbrek kadar sağlıklısı yoktur. Ruhen. Yani.
Böyle ülkede hikaye yazmak için çok derin hayalgücüne gerek yok. Aslında her yıl beş tane Nobel ödüllü yazar çıkartmamız lazım bizim.
(Bu da başka bir yakınımın başına gelendi.)
……………………………………………………………
Facebook’uma şöyle birşey yazmıştım:
Tembel ve arabesk hıçkırıkları, “Atatürk’ü sevenler buraya, haydin eller havaya!!!!” grup ıvır zıvırlarını bırakıp, Atatürk’ü Atatürk’e yakışan şekilde anmalı.
Okuyunuz: Yurttaş İçin Medeni Bilgiler, Nutuk ve hatta Zabit ve Kumandan İle Hasbihal, Atatürk’ün Hatıra Defteri ve hatta hatta Atatürk’ün okuduğu kitapları (ki, ömür yetmez).
Okutunuz: Bir kız çocuğunun okul masraflarını karşılayınız.
Katılınız: Politikaya, sivil toplum örgütlerine.… Devamı
Düşününüz. Okuduktan sonra.
Atatürk’ün o meşhur akşam yemeği toplantılarında yapılan tartışmalara birşey katabilecek, bir tane akıllıca cümleniz olur muydu?
Atatürkçülük, duygularla, hislenmelerle olacak şey değil. Uğraşıp, hak edip kazanmalı.
…………………………………………………………
Atatürk’ünki de Türkiye’ye has bir ölüm olmalı. Diriltip diriltip, şekilden şekile sokup, çiğneyip yamultup ben seni çok seviyorum diye çığlığı basıp ama yazdığı bir cümleyi okumaya üşenip mumyalayıp tapınılmak.

November 11, 2009





Kesinlikle katılıyorum. Çok acayip polisiyeler çıkması lazım. Bir arkadaşımız Fantastik bir roman yazdı, http://www.giddar.com içindeki malzeme inanılmaz zenginlikte. Şimdi yazını okuyunca düşündüm de okuduklarının yanında Türkiye’de yaşıyor olması da yararlı olmuş sanırım
Türkiyeden yeni döndügüm ve kalbimin orada kaldigi ama huzura geri dönüsümü icten icten kutladigim bir haftanin sonunda yazini icimde hissederek okudum.
Ellerine saglik.
Atatürk konusunda söylediklerine tamamiyle katiliyorum, sekilciliklerle vardigimiz bir arpa yol ortada.
Evet daha cok okumak lazim. Okutmak lazim. Kulaklarimizi cektigin icin tesekkürler.
Sevgiyle
Türkiye’deölmekçok daha kolay ya