Sırtım Eyvah!

Araplar’a en çok yakıştırdığımız sıfat: Sırttan vurucular! Bu sıfatlarından haberleri var mıdır, bilmiyorum. Ama herhalde biri dese ki, senin hakkında böyle bir dedikodu var, çünkü bir zamanlar topraklarını ele geçiren, seni vergiye bağlayan, başka dilden, hatta belki de sana göre başka dinden, başka kültürden gelen bir milletin hotozu düşüp gücü azalınca, bunu değerlendirivermişsin, özgürlüğüne kavuşmak için hotozunu kıranlarla işbirliği etmişsin. Şimdi kendi ülken var, özgürsün. Üstünden biraz zaman geçti ama hotoz hala seni affetmiş değil. Halbuki başını eğip kuzu kuzu oturacaktın o karışıklıkta, bırakacaktın hangi güç kazanırsa becermeye devam edecekti ülkeni… Ayıp etmişsin be Bedevi! Ne tarafıyla güler, geçer acaba?

Hem o sırt, hangi sırt ki acaba? Osmanlı nın sırtı mı bahsedilen? O zaman nasıl oluyor da, -ımız oluyor. Hani bizim de baş kaldırdığımız, bir açıdan zor zamanında varlığını sürdürmek için öleceğimize, yoketmek için öldüğümüz o Osmanlı, nasıl oluyor da oluyor, başka milletleri aşağılamak için işimize gelince el attığımız bir alete dönüşüyor? Demek böyle oluyor, insan kendi emperyalist tarihini görmek istemeyince.

Beethoven, kulakları sağır olmaya başlayınca, piyanonun tınısını hissetmek için çırılçıplak soyunur, üstüne yatarmış. Pek aklım kesmedi doğrusu. Hadi yanağını, ellerini koymuştur piyanoya. Ama cıbıl bir halde piyanoya yatınca acaba çalacağını ters durduğu yerden mi çalarmış, yoksa başkasına mı çaldırırmış! Hem bu insanların müziklerini duymaya ihtiyaçları yok ki bestelemek için. Absoli denen bir kulak çeşidi var. Yani müzik dinlerken adamın içine nota şeklinde serpiliyor. Oturup tın tını tın tın, ay yanlış bastım, ay bu çok hoş olduuu, ne notası acaba diye yazmıyorlar. Sanki beyninde cücelerden bir orkestra, onunla boğuşuyorsun, çaldırıyorsun, değiştiriyorsun, düzeltiyorsun, notaya döküyorsun. Mozart, bilardo masasında bestelermiş. Topların tınısını hissetmek için masaya çırıl çıplak yattığını sanmam. Ama başka şeyler için yatmış olabilir kerata.

Bir imparator vardı, İstanbul’da doğmuş, Arkeoloji’nin bahçesinde lahti var. Adı Julian. Değişik bir adam. Geniş. Yazar, asker, filozof, teozof, reformcu. O sebeple biraz ne tarafa çekersen gider cinsinden, kişiliği akıcı. Yazık ki, kendi topraklarımızın adamlarını bile tanımıyoruz, o başka bir konu. O zamanlar Hristiyanlık yayılıyor, üst düzeyde din değiştirmişler. Kiliseler kontrolü ele geçirmek üzere. Julian, Hristiyan aileye doğmuş, Hristiyan. Sonra Roma tanrılarını yeniden canlandırmaya çalışıyor. Yazı ve söylevlerinde dini özgürlükten ilk bahsedenlerden. Özümüze dönelim diyor. Ayinler, kurbanlar. Kilise okullarında antik filozofların öğretilmesini yasaklıyor. (Ters gibi ama kilisede öğretilen bilgi, Hristiyanlaştırılmış, hep bana rabbena şeklinde bir bilgi. Orta Çağ’da da ve hatta Rönesans ve Aydınlanma Dönemi’nde de öyle öğrettiler eski çağ filozoflarını. Hristiyanlık kalıbına uydurarak. Böylece fikir karışıklığı önlenmiş oldu kendilerince.) Okulları vergiye bağlıyor, özerkliklerini kaldırıyor. Laikliği ve özellikle toleransı kökleştirmeye çalışıyor. Ancak genç yaşta savaşta yaralanıp ölüyor. Hristiyanlık kök salıyor. Roma tanrıları mitolojiye karışıyor. Hristiyan tanrısı tahta çıkıyor.

İsa, şehit tanrılar geleneğindendir. Osiris, Dionisos. Tanrı babaların insan annelerden yaptıkları çocuklar. Sonra ölürler ve sonra sonra da dirilirler. Anadolu ve Orta Doğu’da da var bu tanrılardan. Mitras mesela. Aralık 25’de doğum gününü kutlarlarmış. Üzerinde haç olan tatlı ekmek yiyerek.

Geçenlerde, çok sevgili arkadaşımdan edindiğim bir kitapta birkaç benzerliği daha öğrendim. Bu dinler toplumun alt tabakalarını (kadınlar, köleler, fakirler) ve özellikle özellikle kadınları çeken dinler. Dionisos -ki benim en sevdiğim tanrıdır-  ve İsa’nın cinselliği yok gibidir. Bir çeşit transparan. Sen ne isen ona dost. Dinsel törenlerinde transa geçmek, bilinmeyen dillerde konuşmak, dans etmek var. (Hristiyanlar dünyevi her zevkin düşmanı oldukları dönemlerden geçerken dans ve trans kısımlarını yolda kaybettiler. Ama başta, varlığın ve kutsal ruhun fiziken de hissedilmesine yardımcı olacak ayinler yaparlarmış Hristiyanlar. Bizim Mevleviler veya Aleviler gibi dans ederek. Zenci kiliselerinde ve Baptistler’de hala hayatta olan birşey.)

Dionisos’da biraz çılgınlık var. Kendini ormanlara atıp, evrenle bir olmak. Kadınlar ayin zamanı ormanlara koşar, sonra saç baş dağılmış, evlerine geri dönerlermiş. Maço kültürlerin kaldırabileceği şey değil. Yunan da maço kültürdü, siz öyle yüksek fikirlerle süslendiklerine bakmayın. Kadın hakkı hak getire. Dionisos Kültü kadınlar arasında çok yaygındı ama erkeklerin hoş görmediği bir külttü. Kadın kısmı, ev işini, çocuğunu bırakacak, sımsıkı toplanmış saçını salacak, sabaha kadar dans edecek, transa girecek, kurban kesecek. Çık çık çık.

Bir de Anadolu’nun tanrıçası vardır ki, adı Kibele (Kubaba), muhteşem bir yaratık, hayranıyım, mağaraların, ormanların, dağların, kalelerin koruyucusu, öyle çıtkırıldım Meryem’e filan benzemez, çaktı mı yıkar, tahtında otururken, oturduğu yerden çocuk doğurmuş, elinin altında aslanlar. Al işte, eğer odun taşıyan, çocuk doğurup bakan, ateş yakan, yemek pişiren, tarlaya giden, altına çiçekli şalvarını geçirip su taşıyan, mıymıymıylıktan hazzetmeyen, eli nasır, beli kırık Anadolu kadını, Kubaba’nın kanından, canından ve soyundan gelmemişse ben neyim!

Dionisos’un grubunda, ne diyorlar, anterajında, bir de satirler vardı. Yarı keçi, yarı insan erkekler. Boynuzlu, kuyruklu. Kulakları sivri. Dikkatinizi çekerim. Sonradan Hristiyanlık’ta beliren “şeytan” tipine ne kadar da benziyor! Birinin tanrısı, diğerinin iblisidir ne de olsa.

Hristiyanlık’ın tadını kaçıranın Paul olduğunu düşünüyorum. İçinden yaşama sevincini söküp alan. Tabii sonra tutuculukta Wahabiler’den hiç eksiği olmayan John Kalvin de var tabii. Anadolu’nun tadını kaçıran da, Araplar’ın yaydıkları dinleridir bence. Eğer illa bir şeyle suçlayacaksak bu insancağızları, sırtımıza değil, kalbimize ve aklımıza sapladıkları şeyler için suçlayalım!

Tek tanrılı dinlerin, insanların daha önce alışkın olduğu dini toleransı ve hayattan dolu dolu zevk alma içgüdülerini körettiğini düşünüyorum. Yunanlar bütün yeni tanrılara açıklarmış. Roma’da dinler politik olarak rahatsızlık vermedikçe, baş kaldırmadıkça ve başka dinlere sataşmadıkça, kimse kimseye karışmazmış. Çünkü dünya herkese ve bütün tanrılara yetecek kadar büyükmüş o zamanlar. Sonra nasıl olduysa oldu, bir gerileme dönemine girildi, illa benim tanrım var, seninki yok ki şeklinde bir çocuklaşma, dil çıkartmaca, taş atmaca. Sanki “benim üç başlı, ağzından alev çıkaran hayali ejderham, senin üç başlı, ağzından alev çıkan hayali ejderhanı döver,” gibisinden tuhaf bir itiş kakış. İnsan ağzı açık, bakakalıyor.

2 Comments

  1. Araplara sırttan vurucular… Hımmm benim aklıma bu pek gelmez.Ama bir arab_ı gulli sıfatı gelebilir.Küçümsememi vardır bu sıfatta, evet sanırım atalara sormalı.Onlar uydurmuşlar çünkü.. Fakat Arap’lar nezdinde Türk’de aşağılık bir adamdır Arap tarafından bakarsanız olaya(bakınız,evrim teorisyeni arap bilginin Türkler hakkında söyledikleri). Ve Osmanlı henüz oralara el atmamışkendir bu aşağılama. Toplumlar birilerini aşağılarken kendilerini yücelttiklerini düşündükleri devirler yaşamışlardır.Ve çokluk o devirlerden kalmadır bu aşağılandırmanın kendince böbürlenme rütbeciğini omuzlara takınıp varlığını namlanrıdıp-şanlandırma büyüklenme.. Hiç mi gerçek payı yoktur ve boş atıp tutmak mıdır? Derler ya her şakada yüzde elli gerçek vardır ona işaret edilir. Hımmm, demek ki kulak arkasında bir yerlere not edilmeli ataların söyledikleri, temkin elden bırakılmasın diyerekten.Neme lazım boşa düşüp alttaki attan da olmamak gerek gibilerinden… Ve ben Amazonlara hayranım. Erkek kafasının uydurduğu tanrıcıklardan bana ne.. Epeyce uzun bir yüzyıl erkeğe kafa tutmuş, belki o yüzden aynı hınçla tek yaşanmışlık izi dahi kalmamacasına silinip yok edilmiş, var oldukları efsanelerle günümüze kalabilmiş Amazonlar..Geçenlerde Karadenizin Rusya tarafında onlardan kalan izler açığa çıkarıldı hafızam beni yanıltmıyorsa. Ama bizim yakada Orta ve Doğu Karadeniz’in yalçın dağlarında Anadolu’nun o zor coğrafyasında hem erkeklere hem hayat koşullarına kafa tutmuş kadınsı bir uygarlığın destansı gizemi Yunan-Roma tanrılarından daha çok ilgim dahilindedir.. ‘Yanlış anımsamıyorsam Yeni Zellanda yapımı’ Xena’nın üfürükten kadın savaşçı figürü yerine günümüz Karadeniz kadınının amazonvari çetin duruşu bu coğrafyada ne tür bir kadının yaşadığına gerçek delildir… Hayranlık duyulacak da onlardır bence.. 🙂

  2. Bir filmde Amerikan askeri, baskın yaptığı evdeki genç kadına şunu sormuştu:
    -Arap erkeklerini ne öldürüyor biliyor musun?
    Kadın:
    -Hayır, ne?
    Asker:
    -Kadınları…

    Aslında burdaki ”kadınlar” kelimesi o bildiğimiz tatlı yaratıklar için kullanılmadı, ”paylaşılmaya kıyılamayan mal varlığı” manâsında kullanıldı…

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*


20 − 11 =