ELİF Savaş Felsen – Hüthüt Kuşu

İnternette yazmak, okyanusa içinde mesaj olan şişe salmak gibi birşey. Benim şişemi siz buldunuz.

Canım acaip şeyler yazmak istiyor

Bahar geldi, beynimin eski hücrelerini şöyle bir elden geçirmek, tozlarını almak, çok bozulmuşları atmak lazımlık hislerine girdim. Küçülmüş hücreleri arka bahçede törenle yakacağım. Küllerini plastik konteynere koyup kimyasal atık sahasına götüreceğim.

İnsanın kendini ait hissedebileceği topluluk nüfusu 150 imiş. Bundan fazlası üst kimlik grubuna giriyormuş. 150 sayısı da ner’den çıktı? Sayı Paleolitik (tarih öncesi) grupların sayısına eş düşüyor. Anne, baba, çocuk, teyze, hala, dayı, amca, enişte, baldız, yenge, yeğen, filan falan. Bunların toplam sayısı yaklaşık 150. Bu sayı beynimize işlemiş. Fazlası fazla. Fazlası dış kapının dış mandalı. Harbiden sosyalleşmek için 150 iyi. Neokorteksim böyle buyuruyor, son kapasitedeyim, seninle arkadaşlık edemeyeceğim. Kusuruma bakma.

Milyarlarca yıl önce, daha ortada elementler yokken ve sadece proton ve elektronlar cirit atıyorken, bunlar (protonlarla elektronlar yani diyorum) gruplaşıp hidrojenleşip (150 taneden fazla mıymış, orasını bilemem!), zayıf yerçekimi ile dev bulutlara dönüştüler. Bu bulutlar sıkışıp, sıkışıp, yerçekimi güçlenip güçlenip yıldız topu oldular- zaten yıldız sıkışmış hidrojenin feci nükleer enerjisinden başka nedir?

Şu bulut meselesi var ya, İngilizce’de çok zarif bir terimi var onun: star dust. Yıldız tozu. Hepimizin oluştuğu şey. Hepimiz yıldız tozuyuz. Tozdan gelip toza karışacağız demek bu olsa gerek.

Benim yazılarımı bulmak için en fazla kullanılan kelimelerin bir listesini gördüm. Bildik şeyler: Türkiye’deki darbeler. Ekmek nasıl yapılır. Oral seksle hamile kalınır mı. Penis hangi deliğe girer. Salatanın faydaları. En altlarda: Şimdi yerim seni ham”

de mortuis nil nisi bonum

Ölünün arkasından kötü konuşulmaz. Siz bunu camii sohbeti mi sanıyordunuz? Aynı coğrafyalarda yaşayınca, aramızda binlerce yıl da olsa, böyle kültürel değerleri paylaşıyoruz işte Antik Yunanlar’la. Cümleyi ilk kullanan Diyojen. Anadoluludur kendisi.  Sinoplu olan değil. Hani eline bir lamba almış, sokaklarda ahlaklı adam arayan Diyojen. İskender’e siktir git çeken. Bu başka Diyojen. Bu diyojen filozof biyografisi yazmış.

Diyojen o cümleyi Ispartalı Chilon’dan aldığını söylüyor. Isparta’nın Yedi Bilgesi’nden biridir Chilon. Başka ünlü sözleri de var. Hafif Konfüçyus’umsu.

Anadolu’nun çıkarttığı filozof, yazar, matematikçi, bilimadamının haddi hesabı yok. Verimli, bereketli topraklar. Brian dedemin mezarının kazılmasına yardım etmişti. Ataların vücutlarından beslenen toprak yağlı, kara. Ayakkabılarının kenarlarına sıvışmıştı. Anadolu’nun dehalarını düşünürken hep o toprak gelir gözümün önüne.

Keşke bir çare olsa da, mesela bir Anadolu kentine, köyüne, kasabasına gidip, tarihi kalıntıları gezerken yanında kitapçı olsa, o yerin evladının kitabını satsalar hemen oracıkta. Otursak yürüdükleri yollardan kalan taşların üstüne, kitabı okusak.

Asker Kuzen

Brian’ın uzaktan bir asker akrabası, Afganistan’da göreve gidiyor. Birbuçuk sene. Daha önce birkaç yıl İtalya’daydı. Beni Irak’a ha yolladılar, ha yollayacaklar diyordu. Vuslat Afganistan’mış. Kalacağı yerin fotoğrafları kendisine yollanmış. İçinde zor dönülür bir oda- oda ama duvarları kalın karton, tepeden bütün odalar birbirine açık. Bir dolabımsı birşey. Yatağımsı birşey. Ortak banyo ve tuvalet. Kandahar. Sıcak olur. İnsanlar bu delikleri sevimlileştirmek için yılbaşı ışıkları filan götürüyorlarmış yanlarında. O ne yapar, bilmem.

Sana zorlu bir görev var, demiş komutanı. Ama bizim gruptan en uygun sensin. En bilgili, en hazırlıklı. Emredin komutanım, demiş telefonda ama bir kazık yiyeceğimi biliyordum diyor. Hani sevgilisini terkeden, sen daha iyilerine layıksın der ya, onun gibi. Komutan da sen İtalya’dan daha iyisine layıksın yapmış. Piyango bizim kuzene çıkmış işte.

Mesleği askeri avukatlık. İşi savaşmak değil ama Afganistan’da savaş ortasında olacak. Yapacağı iş enteresan: NATO’nun doktor takımının hangi ülkesi kimin yarasını tedavi edecek, sivil halk kime yollanacak, yaralı askere hangi millet bakacak, uluslararası kanunlar, NATO kanunları, oradaki gerçekler. Oturmuş, ders çalışır gibi kanun çalışıyordu.

Birbuçuk sene kocasından ve kızından uzak. Az değil.

Erkektir sandınız, itiraf edin. Türkçe’nin cilvesi. Kuzenimiz kadın.

Alaturka Tuvaletten

Bazen ben kendim kendiliğimden kendimi bilmiyorum da, kendi kendimi kendim kendime bir şekilde izah ediyor.

Son üç gündür gece deliksiz uyuyamadığım gibi, üstelik uyuduğumda da birden uyanıverip kendimi evin başka bir köşesinde, bir kabusla boğuşurken buluyorum.

Konser monser stresi değil. Konser hep var. Belli ki kitap stres etti beni. Kitabın kitabevlerine dağıtılmış ve görücüye çıkmış olması kendi kendine stres.  Bazı internet kitapçılarında kitap sayfası yanlış. 170 bilmemne sayfalık kitaba 64 diye bilgi yazmışlar. Sonra satır sonu kelime bölmelerinde hatalar olduğu haberi geldi. Her cümlesinin üstünden kırk kere geçilmiş bir kitap, sonunda bilgisayar dizicisinin lanetine uğradı. Olabilir dedik. Sonuçta gramer hatası değil. Yazarın elinden gelmiş de becerilememiş bir olay değil. Olabilir. İnternet kitapçılarına da mesaj yolladık. Bazıları düzeltmiş.

Ama kendim böyle dememiş ki, bütün uyurgezerlik hallerim, bütün şiddetiyle üzerime harpuldamış durumda.

Herkesin tekrarlayan ya da ana teması benzer kabusları vardır. Ben de her normal anormal insan gibi, yatağın üstünde, duvarlarda dev örümcekler, hamamböcekleri görürüm. Ama bir de bende duvarların içine çekilip yokolan insanlar kabusu vardır ki, değmeyin tadına gitsin! Sevdiğim, önem verdiğim birileri ya yatağın köşesinden kayar, ya kapının içine çekilir ve ben orada sıkışıp kalmış insanları kurtarmak için can hıraş boğuşup dururum. Bir de üzerine uyurgezer olduğumdan, öyle normal insanlar gibi yattığım yerde acı çekmem; kalkar, kapıları kırmaya, yatakları kaldırmaya çalışır, bunları yaparken de bazen yaralanırım. Gerçek dünyada çığlık ve gürültelerden uyanıp da imdadıma koşan kişi de beni ne kadar uyandırıp, elimi ayağımı bandajlamaya çalışsa, o kadar hiddetlenir, yardım etmediği için ona da saldırırım!

Neyse ki bu olaylar çok çok ender olan olaylar. Yoksa evde ne kapı, ne duvar, ne de bende kırılmamış parmak kalacak.

Dün gece gördüğüm kabusta motif benzer ama kurtarmaya çalıştığım yoktu. Herhalde besılmış kitap yan gider hissiyatı içindeydim rüyamda bile! Çok sevdiğim bir akrabam hastaymış, ona bakmak için başka akrabalarımın yanına taşımışlar. Ama sonra ne olduysa oldu, o hasta akraba alaturka tuvalet tarafından yutuldu, veya orada eridi ve tuvaletin derinliklerinden dışarıya bakan iki göz haline geldi. Çok üzüldüm ama bir ağrısı ve acısı yoktu. Ve tam olarak da kendinde değildi. Artık ölümü bekleniyordu ve ölene kadar orada dikkatle bakılacaktı- yani üzerine basılmayacak, birşeye ihtiyacı olursa derhal yardımına yetişilecek. Tuvaletin içiyle bir olmak ve iki bakar göz haline gelmek normal birşeymiş gibi.

Bir zaman dedemin üzerimde yattığını görmüştüm bir kabusta. Sonra duvar tarafından yatağın arasına kayıverdi ve tutamadım. Aradan da çıkaramadım. Ertesi gün öldüğü haberi geldi. Doğaüstü birşey değil- hastahaneye kaldırmışlardı. Ben de her Türk gibi, yaşlı insan hastahaneye kaldırıldı mı, oraya iyileştirilmeye değil, ölmeye götürülmüştür diye düşünürüm. Ancak bu ülkede hastahaneye kaldırılıp ölene şaşarlar. Belli ki o düşüncemin kabusuydu bu.

14 sene önce bugün evlenmişim Brian’la. Ben yıldönümü filan pek anlamam. Birisi hatırlatmasa kendi doğumgünümü atlarım. Değer vermediğimden, ukalalığımdan değil. Duyularımda bir eksiklik olsa gerek. Dünyanın güneş etrafında kaç tur attığıyla benim günlük yaşamımın bağdaşmasını tam bağdaştırabilmiş değilim. Evlilik de hergün kendisiyle önemliyse, kaç yıl önce yüzük takıldığının ne önemi var? Birbirinin boğazına sarılmış 50 yıllık evlilikler çok mu kutlanası şeyler? Üstelik, evleneceğin gün, tanışıp birlikte olmaya başladığın güne göre o kadar önemsiz ki! Herkese uyar mı, şu restoran o gün boş mudur, trafik nasıl olur acaba? Haydi şu günde karar kılalım. Oysa tanıştığın gün daha enteresan. Nasıl olmuştu da olmuştu hikayesi.

Biz de 14 yılı devirmişiz. New York’ta, bir Türk restoranında evlendik. Çok dansettik, çok yemek yedik. Konu tuvaletten açılmışken, ben restorana blucinle gidip, gelinliğimi tuvalette giymiştim. Garson kızlar Limuzin’le gelen gelin beklerken, ben tuvaletten çıkınca apışıp kalmışlardı. Çok eğlendik. Çok güldük.

Halbuki bu olaydan iki sene önce bir arkadaşım Brian’la tanıştırdı beni. Tokalaştık ve ben onunla evleneceğimi o andan itibaren biliyordum. Birlikteliğimiz de o gün başladı. Daha enteresan bir hikaye değil mi?

Bu kadar laftan sonra, ukalalıktan değil diye yazmam biraz hoş olmamış. Demek ukalalık açısı da var. Ama dik açı değil. Çünkü bütün bu yazdıklarıma rağmen herşeyi kutlamayı severim ben! Özel yemekler yaparım, mesajlar yollarım, partiler veririm. Ama o gün özel olarak çok özel olacak ve ben illa özel olarak mutlu olacağım diye bir beklentim olmaz. Hah! İşte o noktada duyu eksikliğim var benim.

Herneyse yaaaa, hala kafamın bir köşesinde alaturka tuvaletten yarı baygın bakan bir çift göz var. Gidip bizim evlilik fotoğraflarına filan baksam geçer mi acaba?

© ELİF Savaş Felsen – Hüthüt Kuşu