Bir zamanlar, tam kış başında bir kızılderili kabilesi bakmış ki bufaloları yardan aşağı sürüp de avlayamıyor. Hayvanlar tam dibinde sağa sola kaçışıyorlar. Kışın soğuğunda insanlar açlık çekecekler.
Bir kızılderili kız, köyünden çıkıp su taşımaya gitmiş. Bir de bakmış, uçurumun dibinde bir bufalo sürüsü. Hemen seslenmiş. Demiş ki, aşağıya atlayıverirlerse, içlerinden bir tanesiyle evlenecek! Onlar da kıza kanıp atıvermişler kendilerini uçurumdan aşağıya. Tabii hemen hepsi telef olmuş Biri dışında. Koskocaman bir erkek bufalo, boğa değil, neredeyse bir canavar, tozun toprağın arasından belirmiş. Benimle geliyorsun diye böğürmüş. Kız direnecekmiş ama sözünü tutmak zorundaymış. Boğanın yanında yola düşmüş.
Kabile, telef olmuş sürüyü görünce bayram etmiş! Hemen işe koyulup derileri yüzmüşler, etleri parçalayıp kurutmaya girişmişler. Sonra da doyasıya kutlamışlar bu güzel olayı. Ama tam kutlamaların ortasında, kızın babası farketmiş i, kız ortada yok! Hemen almış oklarıyla yayını, kızının izinin peşine. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Geniş bir sürünün içinde, devasa boğanın yanında kızını görmüş. Ama atılıp da kızını kurtaramaz ki! Havada bir saksağan görmüş, seslenmiş: Güzeller güzeli saksağan, kızıma söyle, onu kurtarmaya geldim!
Güzeller güzeli saksağan, uçmuş, uçmuş, uyuyan boğanın yanıbaşında oturan kızın dizine konup kulağına fısıldamış: Kız, baban seni kurtarmaya geldi. Çalılıkların arkasında bekliyor.
Şiiiit! demiş kız. Sessiz ol! Babama söyle, beklesin.
Boğa uyanmış, kalk kız, su getir diye emretmiş. Kız boğanın boynuzlarından birini çıkarıp su almaya koşmuş. Babası kolundan yakalamış. Ama kız demiş ki: Aman! Bu boğa ikimizi de parçalar! Hele bir uyusun, o zaman kaçarız.
Ama boğa insan kokusu almış! Suyunu içerken bir böğürmüş, bir böğürmüş, akan su bile korkusundan donakalır! Bütün sürü ayaklanmış, kızın babasının üstünden geçip, boynuzlarıyla delik deşik edip öldürmüşler adamı. Et parçaları ovaya yayılmış.
Ah babacığım, vah babacığım diye gözyaşı dökmüş kız. Boğa böğürmüş: Hah! Şimdi analarımızın, babalarımızın, çocuklarımızın, kardeşlerimizin telefinin bizi nasıl üzdüğünü anlıyorsun! Ama acıdım sana, bir şans vereceğim. Eğer babanı hayata geri döndürebilirsen, kabilene geri dönebilirsiniz.
Kız saksağandan babasının kemiklerinden bir parça getirmesini istemiş. Saksağan bir belkemiği getirmiş. Kız, üstüne bir örtü örtüp sihirli dualar okumuş. Sonra da ruh üflemiş. Bufalolar şaşakalmışlar. İnsanların gücü ne kuvvetli demişler.
Boğa kıza bir şarkı ve dans öğretmiş. Böylece insanların öldürdüğü bufalolar ve bufaloların öldürdüğü insanlar sonra hayata geri döneceklermiş. Dans ve şarkı ağır, ciddiymiş. Boğa kızı evine yollamış, bunları da sakın unutma diye tembih etmiş. #
Bir yabancısılama ve yabansıcılama halindeyim. Bazı soruların karşılığı “neden birşey yapmıyorsunuz o halde” gibisinden çıkıyor ağzımdan. Bazı soruların karşılığı, “eh, öyle olursa ne kötülüğü olur, sizin hayatlarınız nasıl değişir” gibisinden çıkıyor. Herbir soru ve dert ve endişe ve telaş ve kızgınlık dedikodu formatında sanki. “Devlet için var insan”a yabancılaşmışlıktayım, insan için var hepsi, karınlarını doyursunlar, hayallerinin peşinden koşsunlar diye var. Tanrılar da insan için varlar, bir avuç toprak için canım feda olmasın. Bırakınız yaşasınlar. Bırakınız yaşayın. Acaba çok mu boşluğa düşer insan birden herşeyin kendisi için olduğunu anlasa ? Hayatına bakar da, ben ne ettim mi der? Yoksa zararın neresinden dönülse kar mı? Vermem, bir avuç toprak vermem de vermem! Çünkü!!! Öyle yapmasınlar. Yapılmaz. Çünkü!!!
Vapura binmek üzereyim. En önde duruyorum, demir kapının hemen dibinde. Arkamdan sessizce bir vücut geliyor. Pardon diyor, yanımdan süzülüp önüme geçiyor. Ellerini, çocuk elleri gibi demir kapıya koyuyor. Avuçları demirlerde sımsıkı. Alnını kapıya dayıyor. Önce onun yüzüne vuruyor denizin rüzgarı. İlk onun, sonra benim. Vapurda bir tek koltuk var, tam üstte, köşede. Kapı açılınca ona koşuyor. İlk o biniyor vapura ama yine de heyecanlı. Ne olur. Ne olmaz. Çünkü!!! Ben sevmezdim o vücudu eskiden. Benim rüzgarımın önüne çekilmiş bir setti. Şimdi seviyorum. Sevmek kelimesi hatalı. Bir sokak kedisi yanıma kurulup, tek bacağına benim bacağımı destek yapıp, göbeğini yalarken ne hissediyorsam onu hissediyorum. Sosyal kontratımıza güvenerek dayıyor bacağını. Sosyal kontratımıza güvenerek benimle demir kapı arasına giriyor. Ben buradayım, diyor. Ben böyleyim. Ben de buradayım, diyorum. Ben de böyleyim. O rüzgar öyle tatlı ki ona, iftarda bir bardak su gibi. Oruç tutmadığıma göre, o tattan alnan zevki bilemem ben. O insan olmadığıma göre o rüzgardan alınan zevki de bilemem. Çok tatlı olmalı. Varsın olsun. Çünkü o demir kapı, o insan elceğizleriyle tutunsun diye var. Benim için sadece bir kapı ama onun için hayatının bilinmezlikleri içinde dayanılacak bir demir kapıdır o. Bütün gün o kapının, o rüzgarın hayaliyle yaşamış. Herşey değişir, o kapıya duyulan özlem değişmez. Ulaşılınca o gün hakkıyla yaşanmış olur.
Ama belki böyle düşünmek için yabansılaşmak lazım. Gazeteler, tartışmalar, kavga dövüşler. Boşverin bunları diyesim geliyor. Sadede gelin. Simit yediniz mi bugün? Bir yerden güzel bir laf duyup bir parça kağıda not ettiniz mi? Tökezleyen bir ihtiyara kolunuzu uzattınız mı? Offf, ne tatlıdır hayatın zevkleri! Ama belki kavga dövüş, kin, nefret, inatta da tatlı zevkler vardır.
Divan Consort’tan istifa ettim. Aynı yolun yolcusu değiliz Füreya ile. Onun demir kapısı var. Ben demir kapıya tutunmuş elleri, alınları seyrediyorum.
# Joseph Campbell: The Masks Of God